 |
| Karl Marx ve Yabancılaşma |
Karl Marx ve kendine yabancılaşan insan
Okuyanlar hatırlayacaktır, Frankenstein bir korku romanından çok
felsefî bir romandır aslında. Evet, bilim-kurgu sosludur. Ama özü
felsefîdir. Sanırım Marx’ın kitabı sevmesinin sebebi de buydu. İki
satırda özetleyecek olursak: Romanın kahramanı
tabiat
bilimleri ve felsefe ile uğraşan bir öğrencidir, Victor Frankenstein.
(“Yaratıcının” adıdır bu, canavarın değil). Victor deneyler sonucunda
hayat vermenin sırrını keşfeder ve insanı yeniden yaratmak ister.
Mezarlardan topladığı ceset parçalarını birleştirir. Fakat netice
beklediği gibi olmaz. “Yaratık” canavarlaşır, başta “yaratıcısı” olmak
üzere insanlara zarar verir.
Romanın
yazarı Shelley (kadınsal bir sezgiyle?) gelecek felaketler konusunda
bizi uyarmaktadır adeta. Bilimsel icadların altında ezilirken hâlâ buna
“ilerleme” diyebilen 20ci ve 21ci yüzyılın insanlarını yani: Henüz
öğrenci durumundaki insanlık ateşle oynuyor, Tanrı gibi doğaya,
insanlığa hükmetmek istiyor. Akıl ile dengelenmeyen bilimsel zekâ/bilgi
kontrolden çıkıyor. Ateşi tutan el önünü aydınlatmayı umarken kendini
yakıyor…
Adamımızın dehası işte tam burada! Bilimden korkan, teknoloji ve
ekonomi düşmanı günümüz solcularının aksine tahlil yolunu seçiyor Karl
Marx. Neyin tahlili? Parayı, çalışma hayatını, işçi-patron
münasebetlerini, endüstriyelleşmeyi, fabrikaları, makineleri… İnsanların
bunlarla kurduğu ilişkiyi… Teknolojinin sürekli gelişmesi ve
işbölümünün çok ileri bir safhaya varmasının insanî ve ahlâkî
neticeleri…:
“Ölesiye çalışma yalnız terzi
atelyelerinde değil, başka binlerce yerde her gün olagelmekte; [...]
Örnek olarak demirciyi alalım. Ozanların dedikleri doğruysa, demirciden
daha canlı, daha keyifli insan bulunmazmış; sabah erkenden kalkar, gün
doğmadan kıvılcımlar saçmaya başlar; yemesi, içmesi, uyuması bile
başkasına benzemezmiş. Normal çalışsa, gerçekten de, fizik yönünden en
iyi durumda olan insanlardan biri sayılırmış. Ama. biz, onun ardına
takılıp, kente ya da kasabaya inelim, bu güçlü adam üzerinde işin ezici
ağırlığını ve ülkedeki ölüm oranındaki yerini görelim. Marylebone’da
demircilerin yıllık ölüm oranı binde 31′dir, ve bu oran ülkede toplam
erkek ölüm oranından binde 11 daha yüksektir. İnsan uğraşının neredeyse
içgüdüsel bir kolu olan bu meslek, çalışma alanı olarak hiç de kötü bir
yanı olmadığı halde, sırf aşırı-çalışma yüzünden, insanı yiyip bitiren
bir iş halini alıyor. Her gün şu kadar sayıda çekiç sallayabilir, şu
kadar adım atabilir, şu kadar nefes alabilir, şu kadar iş yapabilir, ve
diyelim ortalama elli yıl yaşayabilir; ama, şu kadar fazla çekiç
sallamaya, nefes almaya, adım atmaya ve yaşamını dörtte-biri kadar fazla
harcamaya zorlanır. Bu çabayı gösterir, sonuçta belli zamanda
dörtte-biri kadar fazla iş çıkartır, ama 50 yerine de 37 yaşında ölür.”
(Kapital, Cilt 1, Üçüncü Kesim. – Sömürüye Yasal Sınırlar Konulmayan
İngiliz Sanayi Kolları)
Bu kısacık paragraf bile Kapital’in eşsiz bir eser olmasını sağlayan
bütün faktörlerden örnekler içeriyor aslında. İnsan’dan yola çıkıyor
Marx. Demirciyi ele alıyor. Tıpkı başka paragraflarda çiftçiyi,
iplikçiyi, dokumacıyı ele aldığı gibi endüstrileşme öncesi ve sonrası
mesleklerde yaşanan değişimi irdeliyor.
Marxçı düşüncenin merkezinde bireyleri yok sayan bir
kolektivite ya da halka rağmen halkı yöneten
Komünist parti gibi bir güç odağı yok. Merkezde baş harfi büyük yazılmak üzere
İnsan var. Çalışmak, üretmek, ürettiği ile karnını doyurmak… Bunlar insan olmanın
AYRIL-MAZ birer parçası. Ama endüstrileşme ya da Marx’ın deyimi ile
“kapitalist üretim biçimi”
bu ayrılmaz’ı ayırıyor. İnsan yabancılaşıyor mesleğine, ürettiklerine…
Artık o güçlü kasları ve şen kahkahasıyla tanınan bir demirci değil,
demir-döküm fabrikasına ücret karşılığı saatlerini veren bir emek
satıcısı.
Elbette, teknoloji-insan ilişkisini, endüstrileşmenin insan hayatı
üzerindeki etkilerini incelemiş bir çok düşünür vardır. Simondon, Weber,
Simmel, Arendt aklıma ilk gelenler. Ama zannediyorum hiç kimse Karl
Marx kadar açık, anlaşılır bir dille paylaşamadı bulgularını,
tahlillerini. Yukarıdaki paragrafta gördüğünüz gibi istatistiklerle dolu
Kapital. Sadece istatistik değil işçilerin hayatıyla ilgili olmak üzere
gazete haberleri, mahkeme kararları, çalışma bakanlığı müfettişlerinin
raporları, patronlarla yapılan mülakatlar… Yine bu paragraftaki gibi
hemen her konuda duruşunu belirliyor Marx. “
Sömürü” diyor, “
insan ticareti” diyor, “
çocuklarını patrona sattılar” diyor, kadınları, çocukları “
ölene kadar çalıştırıyorlar” diyor. Kapital’i yazmadan çok önce temellerini attığı ahlâkî duruşuna sadık ve son derecede tutarlı bir biçimde (geçen bölümde anlattığımız) “
şeyleştirme” merceği altında inceliyor İşçi-Patron ilişkilerini ve aldanmıyor kolay kolay.
Yalnız bir noktaya dikkat!
“Marx neylerse güzel eyler”
diyen marxistlerin yoluna girmeyelim. Unutmayalım ki Marx bile
hayatının sonuna doğru “ben marxist değilim” demiştir. Doğuşundan
itibaren insanın bütün zenginliğini, karmaşıklığını kucaklamaya çalışmış
olan marxçı düşünce ne yazık ki hızla dogmalaşmış ve Marxizm çıkmıştır
ortaya. Bunun yanında Marx’ın tahlilleri ne kadar isabetliyse önerdiği
çözümler(!) de o kadar eşyanın ve İnsan’ın tabiatından uzak
olabilmiştir. Nasip olursa devrim, devlet, burjuva, proletarya
konularını işlerken bu konulara gireceğiz. Son olarak Marx’ın Ekonomist
(bazen de mühendis) olMAmasından dolayı kimi tahlillerde ciddi hatalar
yaptığını belirtip geçelim şimdilik.
Yabancılaşmanın bilimsel zemini
Evet, yazımıza başlangıç yaparken andığımız Frankenstein adlı
romanın 1818′de yazılması kesinlikle bir rastlantı değil. Zira 1800′lü
yıllar
insanlığın Tabiat’ın kıyısından FAZLACA uzaklaştığı, Marxçı ifade ile kendine
YABANCILAŞTIĞI bir dönem oldu. Marx henüz bir yaşında bir bebek iken Savannah adlı geminin buhar gücüyle Atlantik okyanusunu geçmesi(1) ister istemez Arendt’in İnsanlık Durumu adlı kitabını getiriyor akla.
“İnsanların dünya hapishanesinden kaçışına doğru atılmış bir adım”.
Amerikalı bir gazeteciye ait bu cümle ile mevzuya giriyor Hannah
Arendt. Söz konusu gazetecinin 1957 yılında uzaya bir uydu
fırlatılmasından dolayı duyduğu heyecan göründüğü kadar “masum” değil
belki de? Bu cümle Arendt’e bir rus bilginin mezar taşında yazan şu
kehaneti düşündürmüş:
“insanoğlu sonsuza kadar Dünya’ya çakılı kalmayacaktır”.
İnsan uzaya çıkabildiği için dünyadan “kurtuluyor”, beşeriyeti aştığını
sanıyor. Aslında teknik sayesinde sekülerleşen bir zihniyet var ortada.
Maddî bir maneviyat icad eden modern insan kendi kibiriyle baş başa .
1950′lerin uzay fantezileri yerine Marx’ın doğduğu 1800′lerde
okyanuslar aşan buharlı gemiler süşlüyor düşleri… Ve buharlı trenler,
buhar gücüyle işleyen tarım makineleri… Bilimsel buluşlar elbette bu
asırda başlamadı. Ve tabi ki buhar gücü dışında bir çok buluş yapıldı.
Ama şu “
Tabiat’ın kıyısından FAZLA uzaklaşma”
meselesini anlamak için buhar makinelerinden istifade etmek gerek. Buhar
makineleri icad edilene kadar insan eliyle yapılan mekanik sistemler
enerjiyi dışarıdan, çoğunlukla bir nehirden almak zorundaydılar. Meselâ
İngiltere’de suyla işleyen dokuma tezgâhları var o yıllarda. Ama
Tabiat’ın kaprislerine boyun eğen mühendis ya da iş adamı aslında köylü
ile aynı limana demir atmış durumda. Yani nasıl bir tarla ekinlerin
büyümesi Tanrı’nın yağdıracağı yağmura bağlı ise enerjisini nehirden
alan fabrika da öyle Tanrı’ya muhtaç. Meselâ nehrin sularının alçalması
ya da taşması tarım gibi endüstriyi de aksatıyor. Tabiat’a böyle
göbekten bağlı olmanın getirdiği acziyet ise mühendisi, iş adamını
tevazuya davet ediyor, aç gözlülük edenleri Tabiat frenliyor.
Ah! O eski güzel günler…Tarlasına yağan yağmura baktıkça yağmurun da
bir Sahibi olduğunu hatırlıyordu çiftçi. Sulama motoru ve Sular İdaresi
henüz icad olunmamıştı! Bir köylü için ekmeğini, rızkını “veren”
Tabiat’ı seyretmek kutsal bir kitabı okumak gibiydi:
“Rivayet edildiğine göre, Benî İsrail zamanında bir adam, Musa aleyhisselama gelerek:
- Ya Musa! Sen Rabbinle münacaata
gidiyorsun. Ona söyle, rızkını bana vermesin! Dedi. Musa aleyhisselam,
Allahu Zülcelâl’e münacaatta bulunarak:
- Ya Rabbi! Onu Sen yarattın. Filan kulunun ne dediğini biliyorsun, dedi. Allahu Zülcelâl buyurdu ki:
- Evet, Ya Musa! Biliyorum. Git ona de
ki: ‘Eğer Ben’den başka bir Rab istiyorsa Benim göklerimi ve yerimi
terk etsin. Gitsin kendisine başka bir Rab bulsun.’ Ya Musa! Ben rızkımı
hiç kimseden, öldüğü güne kadar kesmem, ona söyle!”
Şu cümleyi sessizce tekrar edin içinizden: “
Benim göklerimi ve yerimi TERK etsin“. Kimbilir kaç kişi
kapıyı vurup çıkmak istemiştir değil mi? Beşer olmanın acziyetini TERK etmek, tam anlamıyla Tanrı olmak…
İşte buhar makinelerinin icadıyla bu acziyet bir çoklarında hissinin
kaybolduğunu görüyoruz. Demek ki o kadar da dindar değillermiş? Demek
ki korkudan tapıyorlarmış?
Bir miktar kömür ve suyu yanınızda götürmek şartıyla “özgürsünüz”,
Tabiat’tan (=Tanrı’dan) kurtuluyorsunuz ilk defa. Ne demek? Kendimizi
biraz o dönemin insanlarının yerine koymaya çalışalım. Atımız var. Ama
Tanrı’nın yarattığı otu yiyebilirse ilerliyor. Yelkenli kayığımız var. Ama
Tanrı’nın yarattığı
rüzgâr eserse balık tutmaya gidebiliyoruz… Sonra çarşıdan aldığınız
kömürle ilerleyen bir trene biniyorsunuz. Tabi “kömürü kim yarattı?”
diye sorulabilir ama araya bir
mesafe (= uzaklaşma = yabancılaşma) giriyor. Para vererek aldığınız bilet
“taşıyor”
sizi, Tanrı’nın kömürü değil. O biletin parasıyla alınan kömürün üretim
koşullarını bilmek zorunda değilsiniz. Hatta bindiğiniz trenin kömürle
çalıştığını da bilmek zorunda değilsiniz. Bir başka deyişle
“taşıma” denen fayda ile onu gerçekleştiren
“imkân“ arasındaki dolaylı ilişki uzadıkça uzuyor: Kömür, yanma, buhar, dönme, lokomotif, çekme… Bir
Yabancılaşma doğuyor böylece.(2)
İllâ lokomotifleri, buhar makinelerini düşünmek gerekmez tabi.
Geleneksel şekilde ekmek yapan bir fırıncı ile ekmek fabrikasında
çalışan bir işçiyi düşünün. Un, su, maya vs doğru oranda karıştıran,
yoğuran, bekleyen, pişiren…
Ekmek Yapan bir insan, bir
usta. Diğer yanda bütün işi gün boyunca kamyondan un çuvallarını
boşaltmak olan bir işçi. Hamura dokunmuyor, fırının sıcaklığını, pişmiş
ekmeğin kokusunu duymuyor. Bu işçi gururla göğsünü kabartıp “ben ekmek
yapıyorum” diyebilir mi?
“Sonunda başardık. İki arkadaş o son
ekmeği fırından çıkardığımız günü hiç unutmadık. Evin içini enfes bir
koku dolduruyordu. O kadar uğraşmış, o kadar emek vermiştik ki ekmeği
tutmaya kıyamıyorduk. Yeni doğmuş bir bebeği kucaklar gibi havluya
sardık. Ekmeğin soğumakta olan kabuğu çıt çıt..çıt… diye çok hoş bir ses
çıkarıyordu. Kulağımızı yaklaştırıp dinledik ekmeğimizi. Tam kitaplarda
tarif edildiği gibiydi. Kabuğun rengi mükemmeldi. Pişmeden önce üzerine
un serpip jiletle yardığımız kısımlar şişmiş, kabaran yerlerdeki hava
kabarcıkları sertleşmişti.
Ürkek dokunuşlarla okşadık ekmeği.
Arkadaşımın yüzünde adeta şefkât ifadesi vardı. Güzelliğine bakmaya
doyamıyorduk. Bebeğine bakan bir anne-baba gibiydik. Kahkahalarla güldük
halimize. Gözlerimizden yaş gelmişti. [...] Soğuduktan sonra birer parça kopardık ve tadına baktık. Tam istediğimiz gibi ekşi bir lezzeti vardı. Daha önce yaptığımız “yenilebilir” ekmekleri ev halkına tattırmaya uğraşırdık. İsterdik ki “çok güzel olmuş” desinler, emeğimizin karşılığını “ötekinin” dudaklarına asmıştık çünkü. Ama bu kez öyle olmadı. Çünkü mutluyduk. Eski ekmeklerin nispî başarısı bizi tatmin ediyordu, “alkış” arıyorduk, “yeniden, yeniden” diyorduk. Ama bu kez farklıydı. Bu kez mutluyduk. muRaDımıza
ermiştik. Buğdayın ekilmesinden, sulanmasından, ezilip un edilmesinden
bizim “bebeğimize” uzanan gayret ağacı meyvasını vermişti. Ekmek müKeMmeL idi. Biz ekmeği yapmıştık, ekmek bizi terbiye etmişti” (Nefesler)
Yabancılaşmanın fikrî zemini
Yabancılaşma kavramının mucidi bizim Marx değil aslında. Onu kalıcı
biçimde etkilemiş iki isim olan Hegel ve Feuerbach daha önce
kullanmışlar bu kavramı. Ama yabancılaşmaya bu derecede merkezî bir rol
veren ilk düşünür zannediyorum yine de Marx olmalı. Hatta bu kavramı
sadece kullanmakla kalmamış. Onun kapsamını genişletip farklı
alanlardaki
yabancılaşma ilişkilerini ihata eden “federal” bir üst anlam kazandırmış. Bir başka deyişle
meta-Yabancılaşma ya da
üst-Yabancılaşma kavramını üretmiş. Meselâ:
- İnsan’ın Tabiat’tan uzaklaşması / Tabiat’a (ve kendi tabiatına) yabancılaşması,
- Çalışanın ürettiği ile arasına mesafe girmesi, Emek’in Ürün’e yabancılaşması,
- Dinsel kavramların devlet tarafından sömürülmesi, insanların kendi inançlarına yabancılaşması,
- Toplumsal hayatın devlet baskısı altına girmesi, devlet-halk yabancılaşması,
- Sermayenin çalışanları ezmesi, insan’ın kendi emeğine yabancılaşması.
İsterseniz bu meta-Yabancılaşma’nın somut örneklerine bakalım
Kapital’den. Marx’ın gerçek hayattan kopmadan bu kadar kaliteli fikir ve
kavram üretebilmesini takdir edeceksiniz sanıyorum:
“Makine, adale gücünü vazgeçilmez bir
öğe olmaktan çıkardığı ölçüde, adaleleri zayıf, vücut gelişmesi eksik,
ama eklem ve organları kıvrak işçileri çalıştıran bir araç halini alır.
Bu nedenle de kadın ve çocuk emeği, makine kullanan kapitalist için
aranan ilk şey olmuştur. Emek ve emekçinin yerini alan bu güçlü araç,
çok geçmeden, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin işçi ailelerinin bütün
üyelerini doğrudan doğruya sermayenin egemenliği altına sokarak;
ücretli işçi sayısını artırmanın bir aracı olup çıkmıştır. Kapitalist
hesabına yapılacak zorunlu iş, yalnız çocukların oyun alanlarına
elatmakla kalmamış, aile çevresinde bireylerin kendileri için
diledikleri gibi harcayabilecekleri zamana ve emeğe de elatmıştır.” (Kapital,
Cilt 1, Üçüncü Kesim. Makinenin İşçi Üzerindeki Dolaysız Etkileri, a-
Sermayenin Ek Emek-gücüne Elkoyması, Kadınlarla Çocukların
Çalıştırılmaları)
Makine konusundaki kullanımdan sonra ticaret alanına uyarlanışına
bakalım. Marx burada eski zamanlarda ilkel toplumlardaki iş bölümünü ve
ticareti ele alıyor. Bu “doğal” ticaret ile kapitalist düzenin dayattığı
ticaretin farklı olduğunu vurguluyor. Satır aralarından sızan
“üst-yabancılaşma” kokusuna dikkat:
“Değişim, üretim alanları
arasında farklılıklar yaratmaz, yalnızca bu çeşitli şeyler arasında
ilişki kurarak, bunları, genişlemiş bir toplumun ortak üretiminin az çok
birbirine bağlı dalları haline getirir. Burada toplumsal işbölümü,
aslında birbirinden farklı ve bağımsız üretim alanları arasındaki
değişimden doğar. Fizyolojik işbölümünün çıkış noktası olduğu durumda
ise, birbirine kenetli bir bütünün özel organları; her şeyden önce
yabancı topluluklar ile meta alışverişi nedeniyle gevşeyerek koparlar,
ve öylesine bağımsız duruma gelirler ki, çeşitli çalışma alanlarını
birbirine bağlayan tek bağ, ürünlerin meta olarak birbiriyle değişilmesi
olur. Bu durumda, daha önce bağımsız olanın bağımlı duruma gelmesi,
diğer durumda ise daha önce bağımlı olanın bağımsızlaşmasıdır.” (Kapital, Cilt 1, Dördüncü Kesim. – Uretimde İşbölümü Ve Toplumda İşbölümü)
Gördüğünüz gibi güçlü bir soyutlama yapıyor Marx, yabancılaşma
meselesini tıpkı şeyleştirme gibi düşüncesinin merkezine alıyor. Dinsel
alanda ve kendine yabancılaşma konusunda esin kaynaklarının Feuerbach ve
Bruno Bauer olduğunu teslim edelim. Araç ve amaçların birbirine
karışması, Para’nın adeta tanrılaşması ise Moses Hess’in mirası. Kimi
marxçılar ve marxistler
yabancılaşma
kavramının gençlik dönemine ait olduğunu iddia etseler de kanaatimce
Marx bunu ölümüne dek terk etmedi. Zaten geçen bölümde yayınladığımız Kapital’in birinci cildinden alınmış kısa bölümleri okuyarak kendiniz de karar verebilirsiniz.
Ama bu “yabancılaşma” olgusunun Alman/Avrupalı köklerine bakıp da
meseleyi “ötekilerin” ya da 18ci asrın meselesi zannetmeyin. Biraz
“içeriden” hissetmeye, yaşamaya çalışın kendi günlük hayatınıza
odaklanarak. Geceleri evinizi aydınlatan elektrik ampullerine bakın
meselâ.
Eskiden havanın kararmasına yakın evin yaşlıları gaz lambalarını
hazırlarmış. “Şişe” denilen bombeli kısımdaki is lekelerini siler,
alttaki hazneye gaz koyarlarmış. Gaz lambası yanmadığında ise ya gazı
bitmiş ya fitili içine düşmüş olduğundan gereken ev halkınca yapılırmış.
Eskiden ışık bir “yabancı” değilmiş. Oysa bugün yerini bile
bilmediğimiz bir barajda ya da termik santralde üretilen elektrik
trafolardan geçerek evimize geliyor. Elektriğin ne olduğunu tarif
edebilecek kaç komşunuz var? Bu akşam ışıkların yanacağından emin
misiniz? Sigorta atmazsa ve ampul sağlamsa ve, ve, ve… Teknik
karmaşıklığın yanı sıra toplumun organizasyonundan, çalışanların
uzmanlaşmasından da kaynaklanan bir
YABANCILAŞMA ile karşı karşıyayız. Elektrikle gelen ışık, çıra ya da gaz lambası ışığı kadar “bizim” değil.
Yabancılaşmanın psikolojik zemini
Yabancılaşma’nın yaşantımızdaki bütün yansımalarını ele almak kolay
değil. Bu sebeple biz de Marx gibi dikkatimizi çalışma, üretme
biçimlerimizdeki yabancılaşma üzerine yoğunlaştırmakta fayda görüyoruz.
Yani bu yabancılaşmanın çalışan insanlara yaptığı etki üzerine.
İnsan son derecede karmaşık bir varlık. BEN kimdir? Bunu net olarak bilmiyoruz. “Ben” derken neyi, kimi kasdediyoruz? Derin insan kitabının
Korku Matkabı
isimli kısmında izah ettiğimiz gibi « ben » mutlak bir varlık değil.
Zihinsel bir inşaat. Her an yapım sürüyor. Ama « ben » aşınıyor hatta
bazen yıkılabiliyor. Bunun için de depresyon ve şizofreni gibi
“bozukluklar” mümkün oluyor.
İnsan BEN’liğinin inşa sürecinin vazgeçilmez ögelerinden biri de
çalışmak, ekmeğini kazanmak, “hak” etmek. Toplumun ve Tabiat’ın arz
ettiği zorluklara rağmen (ve sayesinde) birisi olmak demek çalışmak:
“Rüyamda bile denizi görüyordum.
Gündüz kaçırdığım balıkları gece rüyamda yakalıyordum. Gündüz fırtınada
dengemi kaybedip düştüysem gece dimdik ayaktaydım. Gündüz satamadığım
balıkları rüyamda satıyordum. Ben denizi ve balıkları “çalıştığım” gibi
onlar da beni “çalışıyor” şekillendiriyordu. [...] Her yere kürek
çekerek gidiyorduk. Ellerimiz nasır tutmuştu. Bel ve sırt kaslarımız
güçlenmişti. Uzaktaki dalgaların arasında atlayan küçücük balıkları bile
görebiliyordum. Gözlerim keskinleşiyordu sanki. Dalgalı havalarda ağ
atıp çekmek baştan çok zordu çünkü oturmadan, ayakta yapılan bir işti
bu. Ama zaman içinde ayak bileklerim ve dizlerim “akıllandı”. En sert
havada bile dikkatimi yaptığım işe verebiliyordum zira vücudum “otomatik
viteste” idi rüzgâra ve dalgalara uyum sağlarken. Balıkçılık bedenimi,
zekâmı ve hissiyatımı şekillendirmişti. [...] Çalışmak insanın geçimini
sağlamanın çok ötesinde bir süreç. O yıllara geri dönüp baktığımda bunu
görüyorum. İnsanı şekillendiren, zorlayan, her başarısızlıktan sonra “bir daha asla!”
dedirten, içimizde uyuyan enerjileri hayata geçiren… Çalışmak insana
değer katan, kendine saygısını, toplumdaki yerini ve benliğini inşa eden
bir süreç.” (Liberalizmin Kara Kitabı, “Liberalizm Çalışan Bireyleri intihara sürükler” isimli bölüm)
Bu örnekte görülebileceği gibi Tabiat’ın arz ettiği zorluklara rağmen
çalışmak insana dayanmayı, direnmeyi öğretiyor. Çalışan insan doğadan
“kopardığı” bir maddeyi ve kendi ömründen feda ettiği bir zamanla
harmanlıyor. Emek ile ortaya çıkan “ürün” yerde bulunmuş bir taş gibi
sıradan bir cisim değil. İnsanın emeğinin kristalleştiği, zamanın,
tecrübenin ve becerinin elle tutulur, gözle görülür hale geldiği bir
şey. Anlam yüklü her ürün.
Marx’ın 1844 Elyazmaları’nda açıkça ifade ettiği gibi üretmek demek
sübjektiften objektife geçmek demek (Öznelden nesnele).
İnsan-Marangoz’un evlatlarını doyurma arzusu, çok sevdiği babasından
öğrendiği mesleği, ormana gidip en uygun ağacı seçtiği uzun yürüyüşler…
Bütün bunlar bir Masa-Ürün’de toplanıyor. Marangoz yaptığı masayı
sattığında biraz nasırlı ellerini, biraz yorgun gözlerini, biraz ömrünü
satıyor müşterisine. Karşılık olarak aldığı para da bir kâğıt parçası
değil, mânâ yüklü:
“Alın teri, helâl kazanç…”
Oysa
seri üretimle günde yüzlerce masa üreten bir fabrikada vida sıkan bir
işçi bütün bu mânâ boyutundan yoksun. O yaşlı marangoz gibi sahip değil
ürettiklerine. Baştan itibaren patrona ait bir fabrikada, patrona ait
aletlerle, patrona ait malzemeyi işliyor. İşçinin sahip olduğu tek şey
maaşı. Bunun için para, maaş, ücret kaybolan sübjektiviteyi, mânâyı
sırtlanıyor. Bunun için düşük maaşlı insanlar yüksek gelirli “tabakanın”
tükettiği sigaraları, içecekleri, kol saati ve parfümleri satın almak
ve kullanmak istiyorlar. Birisi OL-amayanlar sahip OL-mak yolunu
tutuyor. Geçim derdi değil “adam” olmak için para kazanmak gerekiyor.
Marka fetişizmi kırılan onurları tamir ediyor. Artık yaptığı işten gurur
duyan bir usta ve ona güvenen bir müşteri arasındaki insanî ilişki yok.
Bunun yerine parasıyla BEN olmaya çalışan insanlar var. Ekmek almak
için değil para için para istiyoruz. Yedikçe acıkmamız bundandır. Yine
Marx’ın 1844 Elyazmaları’nda dediği gibi:
”Ticaretin motoru insanlık değil
bencilliktir. Fizikî duyularımız ve entelektüel yolla oluşan mânâlar
yerine bir yabancılaşma var: SAHiP OLMAK [...] Özel mülkiyet bizi o
kadar aptal ve dar kafalı yaptı ki bir cisime sahip olmadıkça
kullanamıyoruz. “( 1844 Elyazmaları, Savurgan Zenginlik İle Sınai Zenginlik Arasındaki Ayrım, Burjuva Toplumda İşbölümü)
[...]
“Bütün bu sonuçlar, şu
gerekliliğe tabi bulunurlar: işçi, kendi emeğinin ürünü karşısında,
sanki yabancı bir nesne karşısındaymış gibidir. [...] işçi kendi emeği
içinde kendini ne kadar DIŞlaştırırsa, kendi karşısında yarattığı YABANCI, NESNEL
dünya o kadar güçlü bir duruma gelir; kendi kendini ne kadar
yoksullaştırır ve iç dünyası ne kadar yoksul bir duruma gelirse, kendine
özgü o kadar az şeye sahip olur. [...] İşçi, yaşamını nesneye koyar.
Ama artık yaşamın o parçası kendisinin değil, nesnenindir. Demek ki bu
şekilde çalışma ne kadar artarsa, işçi o kadar nesnesiz (vasıfsız) hale
gelir. O, emeğinin ürünü olan şey değildir. Öyleyse bu ürün ne kadar
büyükse, işçi o kadar az kendisidir. İşçinin kendi ürünü içinde YABANCIlaşması, sadece emeğinin bir nesne, DIŞsal bir varoluş durumuna geldiği anlamına gelmez. Aynı zamanda ürün emeğinin kendi DIŞında, ondan kopmuş, ona YABANCI, ve onun karşısında bağımsız bir güç durumuna gelen bir varlık şeklindedir.” (1844 Elyazmaları, Yabancılaşmış Emek)
Tabi
burada bir noktaya dikkat etmek gerek. Bu satırları eğer bir modernite
eleştirisi olarak okursanız daha çok istifade edebilirsiniz. İnsan
tabiatındaki olumsuzlukların, bencilliğin aç gözlülüğün teknoloji ve
kapitalizm yoluyla kurumsallaştığını, devlete ve dünya ticaretine hakim
olduğunu çok net bir biçimde anlıyoruz Marx’ın kaleminden. Ancak bu
felsefî çabayı ciddî biçimde perdeleyen bir etken var: Marx aynı zamanda
bir devrimci. Daha sonraki bölümlerde detaylı biçimde gireceğimiz bir
konu bu. Ama kısaca söylersek en çok ızdırap çeken sınıfın yani
işçilerin devrim yapmasını istiyor. Hatta bu devrim ile kurulacak
komünist düzenin kaçınılmaz bir son, insanlık için bir tür olgunlaşma
olduğunu düşünüyor. Bunun yanında bizim Marx daha bir çok etken
sebebiyle özel olarak Alman burjuvası ve genel olarak burjuva ile
kavgalı. Nedir bu sebepler?
- Kuşaklar boyu haham yetiştirmiş dindar bir Yahudi aileden gelmesi,
- Ailesinin katlandığı yobaz protestan baskılar,
- Prusya’da hüküm süren siyasî baskı ve sansür,
- Fransız ihtilâlinin fikrî sonuçları,
- Vs.
Eserlerinde her fırsatta kâh “kapitalist” kâh “burjuva” olarak
adlandırdığı zengin ve orta-zengin insanları suçluyor. Ona göre işçiler
dışında hemen herkes işçilerin emeğini sömüren parazitlerdir. Tabi öz
babasının avukat, kendisinin akademisyen ve gazeteci kimliği, hayatı
boyunca çalışıp para kazanMAmış olması sebebiyle Marx’a da “parazit”,
burjuva ve/veya rantçı denebilir. Kazanmayan ama para harcamayı seven
bir insan bizim Marx. Güzel evlerde oturuyor, hizmetçi tutuyor, lüks
yerlerde tatil yapıyor… Karısı Jenny soylu ve zengin bir ailenin kızı.
Arkadaşı, yoldaşı Engels’in ailesi de varlıklı ve Marx için hiç de fena
bir şey değil bu!
Yabancılaşmanın tarihî zemini
Evet, Marx’ın haklı olduğu noktalara geri dönecek olursak… Batı
Avrupalılar 16cı asırdan itibaren evinin yolunu unutan çocuklar gibiler.
Bilim ve teknolojide ilerledikçe kendilerinden, özlerinden
uzaklaşıyorlar. Bu uzaklaşma ise ne yazık ki günümüze kadar artarak ve
dünyaya sirayet ederek sürüyor. Tabiat onların gözünde sahip olunan bir
“şey” haline geldi. Korkunç bir kavram karmaşasına balıklama dalıyorlar
(dalıyoruz), kelimelerini kaybediyorlar (kaybediyoruz).
Meselâ
Ölüm ve
Hayat
aynı bir Hakikat’in iki yüzü değil artık, ölüm çözülmesi gereken bir
problem. 16cı asırdaki viraja kötü giren ve peşinden bütün dünyayı
sürükleyen Avrupa bugün 21 asırda uçurumun dibinde(yiz). “
Değer” denilince çalışkanlık, paylaşma, vefa değil kastedilen, doların japon yeni karşısındaki “değeri” anlaşılıyor. “
Mükemmellik”
eskiden insanın kendi kusurlarından arınması, fıtratına uygun yaşaması,
erdemle donanmasıydı. Avrupa’da da bu böyleydi. Bizdeki insan-ı kâmil
gibi “parfait” yani kusursuz denilen Hristiyan din adamları vardı. Oysa
bugün mükemmellik kelimesi performansı çağrıştırıyor. Mükemmel bir ev,
mükemmel bir iş (yüksek maaş)… Mükemmel bir kadın ise erdemiyle değil 90-60-90 ölçüleriyle ön plana çıkan, insan olmadan önce dişi olan bir kadın.
Bu bağlamda Marx’ın çalışan insanların “yabancılaşması” konusunda
yazdıkları bütün güncelliğini muhafaza ediyor. Meselâ Irak’ta,
Afganistan’da binlerce bebek ölürken Tokyo, New York ve Londra
borsalarında endekslerin “değerleri” yükseliyor. Peki kim başlattı bu
“ilerleme” adlı gerilemeyi? İnsanlar nasıl
YABANCILAŞTILAR kendilerine? Unuttular insanlıklarını? Din, sanat, bilim neden yardım etmedi onlara? Suçlu kim?
- Cennet’ten tapu satacak kadar dünyevîleşen Vatikan?
- Hakikat ile Gerçek’i birbirine karıştıracak kadar aklını kaybeden bilim adamları?
- Sanat’ın varlık sebebi olan NE sorusunu unutup NASIL’da kendini kaybeden boyacı-sanatçılar?
Sanırım dinciler, bilimciler ve boyacıların hepsi suçlu biraz. Ancak
bu “kaybolma” mevzusunu daha önceki yazılarımızda ele aldığımızdan
burada ilgili referansları vermekle yetiniyoruz:
Yabancılaşmanın psikolojik zemininde elbette Tabiat’a şekil verme
çabası var, aletler, makineler ve fabrikalar yani. İnsan Tabiat’ı
“kullanarak” ve ona şekil vererek hayatını devam ettiriyor. En eski
yaşam biçimlerinde doğadaki meyveleri toplamak, hayvanları avlamak
suretiyle yapılıyordu bu. Sonra insan zekâsını “kullanarak” aletler
yaptı.
Bir ucu beşerî, diğer ucu Tabiat’ın zorluklarına dönük Tabiat parçacıklarıydı bu aletler. Tabiat ile arasına
kısa bir “mesafe”
koydu insan alet kullanarak. Baltanın sapı ele göreydi, keskin yeri ise
tabiatı dönüştürmek içindi. Maşanın sapı tutmak içindi, diğer ucu ise
“tutulmaz” ateşe göreydi… Aletler ve makineler eskinin imkânsızlarını
mümkün kıldı. Daha uzağa, hızlı gitmenin, hatta uçmanın yollarını
keşfetti insan.
Buhar makinesinin icadından itibaren doğaya olan bağımlılık gözle
görünür olmaktan çıktı. O kısa mesafe büyüdükçe büyüdü. İnsan ekmeğini
çıkardığı Tabiat’ı artık alınıp satılabilen bir mal gibi görüyor. Uzaya
gidebilen, nükleer silahlarla şehirleri haritadan silebilen bir insan
var şimdi. Hatta hayvanların, bitkilerin ve insanların genetik
kodlarıyla “oynayabilen” bir insan.
Dünya ölçeğinde düşünecek olursak insan kendi gözünde kısmen
“tanrılaştı”. Dünyadaki hayatı yok edebilir, uyduları ve internetiyle
herşeyi görebilir, borsalarıyla herşeye sahip olabilir… Ama dedik ya bu
tanrılaşma sadece “kısmen” gerçekleşti. Tanrısal adaletten, tanrısal
iyilik ve merhametten eser yok. Bunun için daha hızlı ve daha ucuza
üretiyor ama üretileni adilce paylaşmanın yollarını bulamıyor.
Belki de işçinin mesleğine, vatandaşın devlete yabancılaşması /
uzaklaşması bir gölgeler ve yansımalar manzumesinden ibaret? Belki de
daha “derin” bir kırılmanın, yırtılmanın yüzeyden hissedilen neticeleri?
Zihinlerimizde Hakikat ve Gerçek’in birbirine karışmasından dolayı
yaşadığımız dünyayı, bedenlerimizi, “ötekileri” anlamlandıramıyoruz… Kim
bilir?