Kesin Olmayanı Seçmek

17 Ağustos 2013 Cumartesi | yorum ( 2 )


      
Kesin Olmayanı Seçmek
         Bilimlerde sağlam ve sabit bir yapı kurma hedefiyle yola çıkan Descartes şüphe yöntemiyle "eski kanıların zeminini" sorunsallaştırmış ve bunların geçersizliğini ortaya koymuştur. Bu yıkıcı tavırla Descartes, bilimlerdeki sağlam temelin (felsefe ağacının kökü olan ve ilk ilke ve nedenleri araştıran metafiziğin, ilk felsefenin) ancak kendisinden artık şüphe edilemeyecek, açık ve seçik olarak kavranan bir Arkhimedes noktası olabileceğini düşünür ve bu Arkhimedes noktasını ise "şüphe ediyor oluşundan artık şüphe edemeyeceği " oluşu temelinde, şüphe ediminin öznesinde, "ben"de (Ego) bulur. Benin mevcudiyeti her türlü şüpheden bağımsızdır Descartes'a göre. Şüphe eden, yani düşünen şey (res cogitans) olarak "ben'im, ben varım; bu kesindir" (ego sum, ego existo; certum est). Böylece öznenin kendisine ilişkin bir kesinliği yakalamış olur Descartes. Bu kesinlik çizgisine ilk yanıt, kesinsizlik çizgisinden hareket eden Pascal'den gelmiştir. Böylece kesinliği temel alan modern özne fikrine karşı, varoluşsal kesinsizliği temele alan filozofların (Kierkegaard, Heidegger gibi filozofların) yolunu açan Pascal'dir denebilir.

İlk bakışta Pascal bir Ortaçağfilozofu gibi görünür. Onun üç düzeni birbirinden ayırması ve bu üç düzene göre çeşitli bilme yetileri ortaya koyması bir Bonaventura’nın, bir Gazali’nin mistisizminden farklı değildir. Bedenler düzeni (ordre des corps), tinler düzeni (ordre des esprits) ve sevgi düzeni (ordre de la charité) ve bunlara karşılık gelen duyular, akıl ve kalp ayrımı. Bunların aynısınıGazali’de de bulabiliriz. Tanrıyı bize sunanın akıl değil de kalp oluşu (s.134), kalbin aklın bilemeyeceği kendi nedenlerinin olduğunu söylemesi (s. 134), bütün bunlar ortaçağ mistisizminden hiç de farklı olmayan şeyler. Ayrıca Tanrı’nın hakikat, en yüksek iyi ve mutluluk kaynağı oluşu, insanın melek ile hayvan arasında oluşu, bir orta oluşu vs. de Augustinuscu geleneğe tamamen uygun.Ona göre insan ne melektir ne de hayvan, mutsuzluk meleği hayvan yapar. (S. 164) ve tanrısız insanın sefaleti (misere); tanrıyla ise insanın kutluluğu (félicité) (s. 21) sözkonusudur ki, bu düşünceler de yine Augustinuscu çizgide ele alınması gereken düşüncelerdir. Peki, Pascal’i bizim açımızdan önemli kılan nedir öyleyse? Bunun nedeni Pascal’in sonsuzluğu düşünürken her zaman işin içine hiçliği de katması,sonsuzluğu hiçlikle, insanı da sonsuzlukla bağlantılı olarak düşünmesi. İnsanın aradalığına vurgu yapması. Gerçi insanın tanrı ile hiçlik arasında olduğu düşüncesi tüm bir Kartezyen geleneğin ortak düşüncesidir. Ama Pascal'den farklı olarak hem Descartes, hem de Malebranche bunu "insanın hata yapmaya yatkın bir varlık" olduğu düşüncesini temellendirmek için ortaya koymuşlardır. İnsan arada olduğu için hata yapar ve bu onun zavallılığının nedenidir. Burada epistemolojik kesinlik çizgisinin içine aksiyolojik öğelerin sızdığını görüyoruz. Malebranche, Hakikatin Araştırılması'nda bu konuda şöyle diyor: "Yanılma insanların zavallı olmalarının nedenidir. Yeryüzünde kötülüğe yol açmış olan kötü ilke işte budur. Ruhumuzda bize acı duyuran kötülükleri doğuran ve koruyup barındıran da bu ilkedir. Sağlam ve hakiki mutluluğa ancak bundan kaçınarak ulaşabiliriz." (s.3). Ama Pascal bu epistemolojik çizginin bütünüyle ötesinde düşünmüştür insanın "aradalığı"nı. Pascal’in temel düşüncesinin “sonsuzluk içinde insan nedir?” (Qu’est-ce qu’un homme dans l’infini) ya da “doğa içinde insan nedir?” (qu’est-ce que l’homme dans la nature) sorularının oluşturduğu açıktır. Sonsuzluk ya da doğa içinde insan nedir? “Sonsuz olan bakımından bir hiç, hiçlik (néant) bakımından her şey, hiç ile her arasında bir orta (milieu)” (s.29). İnsan sonsuz olan ile hiç olanın iki uçurumu (abime) arasındadır. İnsanı belirleyen aradalığıdır.İşte insan bu mucizeler karşısında titrer. (s. 26). Bizim ruhumuz bedenin içine atılmıştır (jeter); orada sayıları, zamanı ve boyutları bulur. Yani sonluluğu. Öyleyse bütün sorun, bizim bu sonluluk içinde sonsuzluğu nasıl bulacağımız sorunudur. Daha sonra Kierkegaard’ın çok açık bir şekilde ifade ettiği gibi, bu sorun bir varoluş sorunudur. Çünkü varoluş, sonlunun sonsuz olanla kurduğu bağdır. Bu sonluluk içinde Pascal’e göre insanın durumu, uçarılık, can sıkıntısı ve tedirginlikle belirlenir (Condition de l’homme: inconstance, ennui, inquiétude). Doğamız bir hareket içinde ona göre, bütünüyle ölümde dinginliğe erişecek bir hareket (Notre nature est dans le mouvement; le repos entier est la mort). Heidegger’in diliyle konuşursak insan ölüm yönünde (Sein zum Tode) varlıktır. İnsanın doğa içindeki varlığını belirleyen şey, öyleyse onun sonluluğu, ölüm yönünde oluşu ve hiçliği yaşamasıdır. Gündelik yaşamın içinde unutmaya çalıştığımız, unutarak katlandığımız şey şudur aslında: insanın varlığının hiç oluşu ve onun aradaki varlığının ölümün "korkusu"yla belirlenmesi.

Ama insan "düşünen" varlık olarak sonsuzluğu arar; tutkuyla bu sonsuzluğu yakalamaya çalışır. Sonlu olan sonsuzlukla nasıl bağ kuracak? Burada işte kesinsizlik var. Pascal şöyle diyor: “Tanrı ya vardır ya da yoktur”. Peki biz neyi seçeceğiz? Pascal’e göre bir bahse (pari) girmeniz gerekir. “Sizin için kaybedilecek iki şey var: hakikat ve iyi. İki şey ortaya sürüyorsunuz: aklınız ve istenciniz, yani bilginiz ve mutluluğunuz. Tanrının varlığını seçmekle ne kaybedersiniz ve ne kazanırsınız? Kazanırsanız her şeyi kazanırsınız. Kaybederseniz hiçbir şey kaybetmezsiniz. Hayatın ve mutluluğun bir sonsuzluğu vardır. Nerede bir sonsuzluk varsa ve kazanmaya karşı sonsuz kayıp yoksa burada artık tereddüt etmeye gerek yoktur. Kazanç ise şüphelidir." (s. 114) Kesinsiz olanın bir seçimi. Öyleyse burada talih, rastlantı, risk öğeleri belirleyicidir. Karar verilemezlik durumunda bir karar vermek (décision), varoluşsal bir seçim yapmak (Kierkegaard'ın dediği anlamda "mutlak bir seçim yapma") ve sonrasında alınan bu karara sadık kalmak (fidelité) insanı sonsuzlukla buluşturacaktır. Bu risk durumundaki , karar verilemez ve kesin olmayan bir durumdaki karar alma ve seçimi teolojik bağlamın ötesinde düşündüğümüzde Pascal'i bir Derrida ile ya da bir Badiou ile rahatlıkla buluşturabiliriz. Bu da başka bir yazının konusunu oluşturacak ölçüde detaylı bir çalışmayı gerektirir.

Hristiyan İnancında Tanrı Bilgisi ( Gnosis )

12 Ağustos 2013 Pazartesi | yorum

  
Hristiyan İnancında Tanrı Bilgisi ( Gnosis )
   “Gnosis”, Yunanca'da “Bilgi” anlamına gelen bir sözcüktür; insanın tinsel kurtuluşunu sağlayan bir bilinçlenme tarzıdır. İlk Hıristiyan düşünürlerinden biri olan İskenderiye’li Clement, Gnosis’i “Tanrı Bilgisi” olarak tanımlamış ve tüm olgun Hıristiyanları birer Gnostik olarak kabul etmiştir. Ne var ki, Clement’dan sonraki yıllarda Hıristiyan Kilisesi, Gnosis’i İsa’nın öğretilerinden bir sapma olarak değerlendirmiştir. Unutulmamalıdır ki Gnostizm, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Akdeniz ve çevresinde oldukça yaygındı.
Valentinus’çu Gnostikler, Gnosis’i iki biçimde tanımlarlar. İlki, Gnosis’in bir “öz-bilgilenme” (self-knowledge) yani insanın kendini tanıması olduğunu, ancak aynı zamanda da “insanın içindeki ruhun tövbesi ve kurtuluşu” anlamına geldiğini söylerler. Sonuç olarak Gnostikler, insanın kendisini tanımasının doğrudan kişinin kurtuluşunu ve günahlarından arınmasını sağladığını düşünürler. Ortodoks Hıristiyanlar ise, bu biçimde tanımlanan Gnosis’in Tanrı’ya iman etme yolunda sapkın bir inanç olduğunu ve kurtuluşu yalnızca kendini bilmenin sağlayamayacağını ileri sürerler.
        Çeşitli Gnostik tarikatlar, Gnosis’in içeriğini farklı biçimlerde belirlerler, ancak tümü insanın doğrudan kendini keşfetmesinin tanrısal olduğunu, zira Gnosis’in “kendini bilmek, Tanrı’yı bilmektir” tanımına odaklandığını ileri sürerler. Ortodoks Hıristiyanlar için bu görüş sapkındır, zira insanın kendisi de Tanrı'ın yaratımının parçalarından biridir ve bu nedenle, doğrudan Yaratıcı ile eş tutulamaz. Gnostik kitaplardan biri olan Philip İncili’nde, Gnosis’e ulaşan kişinin “artık bir Hıristiyan değil, bir İsa olduğu” yazılıdır. Elbette bu görüş de, İsa’nın tek ve benzersiz olduğuna inanan Ortodoks Hıristiyan öğretisine karşıttır. Tüm bunlara ek olarak Gnostikler, kendini İsa ile bir tutan kişilerden bekleneceği gibi, Hıristiyan Kilisesinin piskoposların yetkesi altında örgütlenme çabasına da özellikle karşı çıkmışlardır.
          Gnosis’i deneysel düzeye çıkarabilmek amacıyla Gnostik okullar, ritüel ve meditasyon benzeri bir çok pratik uygulamaları da kullanmıştır. Tinsel özgürleşmeye yalnızca insanın kendini tanıması ile varılabileceği düşüncesi, Ortodoks Hıristiyanlık için sapkın olmakla birlikte, Budizm için esastır. Budistler, insanın çektiği acıların kendi gerçek doğasını bilmemesinden kaynaklandığına inanırlar. Bu açıklama, Gnosis’in Hindistan’dan Batı’ya İ.S. I. yüzyılda Budist rahipler tarafından getirilmiş olabileceği olasılığını çağrıştırabilir, ancak bu görüşü destekleyecek hiç bir tarihsel kanıt yoktur. Bir çok ezoterik inanç sistemi, insanın öz varlığının tanrısal olduğunu vurgulamıştır. Gnostik akım, tüm dünyadaki manevi düşünce sistemleri üzerinde büyük etki yaratmıştır.
           
Gnosis, insanın Tanrı’yı, O’nun gizlerini ve yaratılışın gizemlerini tanıması arzusundan doğar. Gnostikler, önce kutsal metinler ile, mensup bulundukları dinlerin kutsal kitapları ile işe başlarlar ve ezoterik bir anlam ya da gizli bir mesaj içerip içermediklerini anlayabilmek için bu metinler üzerinde şifre çözercesine çabalarlar. Gnostisizm bir tür “Hermetizm”dir ve Gnostikler, dinsel anlatım ve yazıların, ilk bakışta görüldüğünden daha derinlerde, tümcelerin, sözcüklerin ve metin yapısının içine gizlenmiş anlamlar içerdiklerine inanırlar.
Gnostikler, “kökleri” ve “gizleri” ele geçirebilmek için maddenin özüne ulaşmayı hedeflerler. Bu onların kötülük ile yüz yüze gelmelerini sağlar. Gnostikler, kendilerinde ve dünyada rastladıkları kötülük ile mücadele ederler. Kendini tanımak yolundaki yanılgıların giderilmesi, evreni tanımaktaki yanılgıların silinmesine de yol açar. Yobaz ya da sofu değillerdir; onlar, görünmez olsa bile, her zaman varolan ışığı aramaktadırlar. Kendilerini Tanrı ile eşdeğer tuttukları ileri sürülürse de, bu doğru değildir; Gnostikler yalnızca kendi içlerinde bulunduğuna inandıkları tanrısallığı aramaktadırlar. İnsanoğlunun kendini gerçekleştirmek adına, Tanrı’nın zaferine destek olması gerektiğini öne sürerler. Tanrı’nın gizemini aydınlatmanın değil, kendilerini aydınlatmanın çarelerini ararlar. Bu aydınlanma yalnızca entellektüel düzeyde kalmayıp, aynı zamanda aydınlanarak kutsallaşan kişinin bedenine de odaklanmıştır.
               Bir tür gizemci varoluşçuluk olarak, Gnostizm özgürlüğün anasıdır ve yaratıcı tanrısallığın destekçisi olduğunu açıkça ortaya koyar. İnsan, kötülükten kurtulmak uğruna, yanılgılarının üstesinden gelmelidir. Özetle insanoğlu kendi varlığının, kendi gururunun ve sürekliliğinin sorumlusu olsa da, kötülüğün kaynağı değildir. Gnostizm, Hermetizmin felsefi temelini oluşturur; Evrenin gizlerinin ardındaki arayışın bir parçasıdır; mitlerle zenginleşmiş, simgeler sayesinde gelişmiştir; Sevgi ve umutsuzluk arasında bir sarkaç gibi gidip gelmektedir. Gnostik kendinin “Tanrı’nın oğlu” olmasını arzular; oysa simyacı “kendi yapıtının oğlu” olmayı istemekte ve herşeyi kendine sahiplenmektedir. İnisiyasyon, varoluşun bireysel bir biçimidir ve Gnostizm, inisiyasyonun kollektif olarak ortaya konuluşudur zira Gnostik, gizemci inananlar topluluğunun bir alt grubuna üyedir.
            
Genellikle Gnostizm’in kökeninin, Yahudiliğin bazı etkilerini taşıyan bir tür Pagan’lık olduğuna inanılır. Gnostizm, önce Babil’de ortaya çıkmış, oradan Küçük Asya ve Suriye’ye yayılmıştır. İlk Gnostik kitapların İsa’dan hemen önceki yıllarda yazılmış olduğu sanılmaktadır. Bu durum, bazı uzmanların Hıristiyanlığı Gnostizmin bir kolu olarak değerlendirmelerine yol açmıştır. Bu kişiler İsa’nın bir “Essene” olduğunu, Esseneler’in de Gnostik olduklarını ileri sürerler. Onlara göre, İncil dünyanın yaratılışını ve gelecek olan kıyameti anlatan şifreli bir metindir. “Maniciler” gibi Gnostikler de iyi ve kötünün sürekli bir çekişme içinde olduğuna ve “Adalet Egemeni” figürünün tıpkı İsa gibi, yanılsamalı bir bedende yaşayan bir ruh olduğuna inanırlar. İnsanın özdeksel ve tinsel tarihini yansıtan Gnostizm, diğer tüm dinsel inançlarla aynı eski kökenleri paylaşmaktadır.
Gnosis’in aranışının başlangıcında adaylar, müthiş bir umutsuzluk duygusu ve aynı zamanda güçlü bir sevgi patlaması içine çekilirler. Gnostizmde inisiyasyon, iyiliğe yönelmek değil, varolan kötülüğün iyiliğe dönüştürülmesini, koyu umutsuzluktan dayanışmaya geçişi işlemektedir.
Gnostikler, politikacılarla dünyevi iktidarı paylaşmaya da karşı çıkarlar, böyle bir uzlaşmayı da bir tür kötülük olarak değerlendirilerdi.
Gerçeğin düşler de varolduğuna, bilinmezlerin mitler tarafından aktarıldığına inanırlardı. Bu düşünce tarzı sonucunda, gizemcinin kendini tanıyabilmesi karşısındaki engeller Şeytan’ın ta kendisi olarak görülürdü. Meryem gizemcinin eldeğmemişliğini, Havva dişiliğini ve çarmıha gerilme ise sadomazoşizmini simgelemekteydi. Ruh cenneten düşmüş ve madde içinda tutsak kalmıştır; Gnostikler, böylece maddeyi de bir ölçüde kutsallaştırıp, görünen evreni görünmeyen evrene bağımlı olarak algılamışlardı. Gnostiklerin gerçeği arayışı, ruhun düşüşünün sorumluluğunu üstlenmek ve kurtuluşunu hazırlamaktı.
Son yüzyılda Gnostiklere ait bir çok elyazması bulunmuştur; bunlar arasında özellikle Kumran’da bulunan “Ölü Deniz Yazıtları” ve Mısır’da Nag Hammadi’de bulunan “Gnostik İnciller” önemlidir. Bazı araştırmacılar Tampliye Şövalyeleri'nin de kimi elyazmalarını Kudüs’te bulduklarını ve bunları kendileri için sakladıklarını ileri sürmüşlerdir. Bu araştırmacılar, çağdaş Masonluğu da gnostik olarak nitelendirirler ancak böyle bir nitelendirmenin nedeni pek açık değildir.
             
           Günümüzde “Gnostik” sözcüğü (Yunanca’da “tinsel ya da tanrısal Bilgi” anlamına gelen “Gnosis” sözcüğünden türemiştir), Hıristiyan Kilisesi tarafından eskiden sapkın olarak değerlendirilen ve diğer dinsel akımların etkisini taşıdıkları ileri sürülerek Hıristiyan inancına aykırı bulunan belgeler için kullanılmaktadır. Bu yargı pek doğru sayılamaz zira Hıristiyan Gnostik belgeleri, İran ve Hindistan kökenli gnostik yaklaşımları da içerdiği gibi geleneksel Yahudi kaynaklarının da etkisini taşımaktadır. Kimi belgeler ise doğrudan İsa’ya atfedilen felsefi mesajlardan oluşmaktadır. Gnostikler için, kendini tanımak, doğayı sevmek ve doğal bilimlere saygı duymak Tanrı’ya giden doğru yolu oluştururdu. Bu nedenle Hıristiyan Gnostikler, İsa’yı bir tanrı olarak değil, Tanrı’ya ulaşan yolu gösteren bir insan olarak kabul ederlerdi.
           
          “Gnostik İnciller”, Hıristiyanların kutsal kitabı olan “Yeni Ahit” ile yaklaşık aynı dönemde yazılmışlardır. Ancak çağdaş kamuoyu Nag Hammadi’de bulunan elli iki papirüsün çevrimi ve basımı sonucunda bunları son yıllarda tanımak fırsatını bulabilmiştir. Bu elyazmalarının çoğu İ.S. 350-400 yıllarından kalmadır ancak aslında bu papirüslerin üçyüz yıl önce yazılanların kopyaları oldukları ortaya çıkarılmıştır.
Bu elyazmalarının arasında en eskisi olduğu sanılan ve Zürih’teki “YoungVakfı”ndan Profesör Quispel tarafından satın alınan “Thomas’ın İncili” de vardır. Diğerleri Kahire’deki “Kıpti Müzesi”nin malıdır.
Nag Hammadi yazmalarının yaklaşık 1.600 yıl önce gelişmekte olan Katolik Kilisesi’nin sapkın olarak gördüğü Gnostikler üzerinde yaptığı baskılar sonucunda, toprağa gömüldükleri sanılmaktadır. O dönemde, Hıristiyanlığın en büyük rakibi Gnostikler idi. Kilise kendini koruyabilmek amacıyla bu sapkın akımı yasaklamış ve Gnostik metinleri yok etmiştir.
            
           Gnostikler ile Ortodoks Hıristiyanlar, İsa’nın “Diriliş”ini (Resurrection) iki farklı ve karşıt biçimde yorumlarlar. “Philip’in İncili”ne göre Gnostikler, insanın varoluşunu aslında ruhun tutsaklığı biçiminde görürler ve dirilişi ise gerçeği açıklayan bir aydınlanma anı olarak değerlendirirler. Böyle bir diriliş kavramı, Masonluğun üçüncü derecesindeki törene oldukça benzemektedir.
Ortodoks görüşe göre ise Diriliş, Havariler’in tanık oldukları biçimde, İsa’nın bedeninin göğe yükselmesi ile tamamlanmıştır. Bunun sonucu olarak Kilise’nin önderliği Havariler’e ve onların izleyicilerine verilen bir ayrıcalık olmalıdır. Günümüzde bile, Papa’nın yetkisi Havariler’in önderi olan Aziz Petrus’tan kaynaklanmaktadır. İsa’nın dirilişini bir gerçek olarak kabul etmekle Kilise, dinsel yetkeyi kendinde tutma hakkını bulmaktadır, zira daha sonradan bir başka kişi İsa’ya doğrudan ulaşma ayrıcalığına sahip olamayacak ve benzer bir iktidarı eline geçiremeyecektir.
Gnostikler, diriliş hakkındaki bu Hıristiyan yaklaşımını “Çılgınların İmanı” olarak adlandırırlar, zira böylesi bir bedensel dirilişe inananlar, tinsel bir gerçek ile fiziksel bir olayı birbirine karıştırmaktadırlar. Gnostikler, kendilerine özgü ayrı bir Havari geleneğine sahip olduklarını ileri sürerek Kilise’nin iktidarına ve otoritesine karşı çıkarlar.
Hıristiyan Gnostikler arasında İsa’nın dirilişini, tıpkı Masonluktaki üçüncü derece ritüelinde olduğu gibi, yalnızca tinsel bir yeniden doğuş olarak değerlendirenler de vardır. Bunun dışında, Masonluk ile Gnostikler arasında doğrudan bağlantının bir çok farklı örneğinin bulunduğu ileri sürülmektedir.

Ortaçağ'ın Siyaset Felsefesi

4 Ağustos 2013 Pazar | yorum

Ortaçağ'ın Siyaset Felsefesi
          Beşinci Yüzyıl’da Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından On Altıncı Yüzyıl’a değin güçlü bir merkezi siyasi yapının Avrupa coğrafyasında olmadığıydı. Seküler siyasi yapılanmanın bıraktığı bu boşluğu Avrupa’da Katolik Kilisesi’nin doldurduğunu ifade etmiştik. Bu hafta, yaklaşık Beşinci Yüzyıl’dan On Üçüncü Yüzyıl’a kadar Kilisenin dogmasına damgasını vuracak olan Hippolu din adamı Aziz Augustine’in fikirlerini ele alacağız.
           İmparator Konstantin, İ.S. 311 yılında Hıristiyanlığı kabul etmiş ve Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlığa karşı tarafsızlığını ilan etmiş; İ.S. 378’de de İmparator Theodisius I’in fermanıyla Hıristiyanlık Roma’nın resmi dini haline getirilmiştir. Böylece o zamana değin gayrı resmi olarak var olan Kilise resmen toplumsal hayata girmiştir. Çok farklı kavimleri içinde barındıran Roma İmparatorluğu’nu bir arada tutması için manevi bir çimento olarak görülen Hıristiyanlık dini Roma’nın yıkılışını engelleyememiştir. Hatta bazı Romalı devlet adamları ve düşünürler, Roma İmparatorluğu’nun yıkılışındaki neden olarak Hıristiyanlık dinine geçilmesini göstermişlerdir. Bunlardan Volasianus’a göre, Roma, Hıristiyanlığa dönmeyip kendi pagan inançlarını muhafaza etmiş olsaydı problemlerin hiçbiri olmayacaktı; Hıristiyanlık bu dünya hayatını önemsizleştirip öteki dünyayı yücelttiği, dünyevi başarı, şan ve şerefleri değil ama mütevazılığı ve Tanrı’nın manevi ödüllerini yücelttiği ölçüde Roma İmparatorluğu’nun savaşçılığını, mücadeleciğini zayıflatmış ve çöküşüne yol açmıştır. Aziz Augustine ise söz konusu fikirlere karşı çıkar ve Roma’nın yıkılışını Hıristiyanlığa bağlayanlara tam aksi istikamette bir argümanla cevap verir. Ona göre eğer Roma İmparatorluğu o güne değin ayakta kalabilmişse bu Hıristiyanlığı kabul eden Roma’ya Tanrı’nın lütfü sayesinde mümkün olmuştur. Augustine Roma İmparatorluğu’nun yıkılış sürecinde Kuzey Afrika’da, bugünkü Cezayir sınırları içinde olan Hippo kentinde 354 yılında doğmuştur. Augustine ilk eğitimini burada klasik Latince’de almış; sonrasında 383’te Roma’ya giderek eğitimine devam etmiştir. Bu şehirde retorik profesörü olan Augustine, daha önceleri bir Maniheist iken Latince çeviriler aracılığıyla neoplatonik felsefe çalışmaya başlamış, 386 yılında da “coşkulu bir Hıristiyanlığa dönme deneyimi” yaşamıştır . Sonraki yıllarda Kuzey Afrika’ya geri dönüp bir manastır kurarak buranın rahipliğine gelen Augustine, İncil üzerine bilgisini derinleştirmiştir. Tanrı Kenti adlı kitabını yazmaya başlaması bu dönemde, Kilise’ye karşı artan pagan saldırılar sırasında olmuş, Vandalların Roma’nın Afrika kentlerini ve kır kesimini yağmaladığı dönemde, 430 yılında ölmüştür
              Aziz Augustine, Volasianus’a karşı çıkarak, verdiği cevaplarla onun Hıristiyanlığa dair düşüncelerini çürütmeyi hedefler. Ona göre, Roma İmparatorluğu zaten Hıristiyanlık dinini kabul etmeden çok daha önce çöküş sürecine girmiştir. Ona göre Romalılar zaten yozlaşmıştır ve günahları nedeniyle cezalandırılmayı hak etmişlerdir; İsa Mesih’in merhameti ve sevgisi olmasaydı, Roma’nın yağmalanması çok daha kötü olacaktı; Roma Hıristiyanlığı kabul etmeden önce de çok sayıda felakete maruz kalmıştı, demek ki başına gelen felaketlerin sebebi Hıristiyanlık olamazdı (Tannenbaum ve Schultz, 2008: 131). Esasen Beşinci Yüzyıl’a kadar varlığını sürdürebilmiş ise bu Hıristiyanlığı resmen kabul eden Roma’ya Tanrı’nın lütfü sayesinde olmuştur. Roma’nın yıkılmasının nedeni onun Tanrı sevgisi yerine öz-sevgi, kibir üzerine temellenmiş olmasında yatmaktadır. Bu noktada Augustine’in Tanrı’ya ilişkin görüşlerine değinmek yerinde olacaktır, çünkü onun Tanrı anlayışı irade ve insan doğası ile ilgili düşüncelerinin şekillenmesinde önemli bir rol oynar. Tanrı, Augustine’e göre bir tam varlıktır, diğer varlıklar ise kendi kendilerine yetemedikleri için varlığın sadece bir parçasıdırlar ve kısmen gerçektirler. Tanrı hiçbir zaman tam anlamıyla insanlar tarafından bilinemeyecek olsa da tek bilinebilir olandır. Onun kendini açığa vurma şekli ise doğa ve İncil’dir. Evrenin kendi içinde bir düzeni ve istikrarı yoktur, Tanrı gözetmezse evren bir anda hiçliğe dönüşebilir. Augustine için kötülük, hakiki iyiliğin yokluğudur; iyiliğin ne olduğunun kendisi aracılığıyla daha iyi kavranabileceği bir şeydir ve ona göre en yüksek yaşam biçimi manastır yaşamıdır. İnsanın iyi – kötü olmak arasındaki iradesi Tanrı olmadan tecelli edemez; zira insan Tanrı olmadan ancak kötülüğü ister, kötü olabilir; ancak Tanrı’nın lütfü ile kendini kurtarabilir. Tanrı insanın yüreğine iyilik sevgisi koyduktan sonra insan iradesini kullanabilir. Augustine için Tanrı sevgisi kilit bir noktada bulunur ve iki şehir düşüncesinde de önemli rol oynar.
             Evet, Aziz Augustine’e göre iki tür sevgi vardır: Tanrı sevgisi (love of God) ve öz-sevgi (self-love). Bunlardan ilki doğru olan sevgi türüdür. İnsanlar, sevgilerini, kendileri de dâhil olmak üzere dünyevi, gelip geçici şeyler üzerine değil Tanrı’ya yöneltmelidirler. Bu Tanrı’nın buna ihtiyaç duymasından dolayı değildir. Ama insanın ihtiyaç duymasından dolayıdır. İncil’de belirtildiği gibi insanlar cennette huzur içinde yaşamakta iken yasak meyveyi yiyerek Tanrı’nın emirlerine karşı gelmiş ve dünyada çile çekmek üzere cennetten kovulmuşlardır. Dolayısıyla Tanrı’nın bağışına mazhar olabilmek için insanlar kendilerini Tanrı’ya adamalıdırlar. Augustinus cennet bahçesi düşüncesini siyasal düşüncesinin de temeline koyar.

Felsefe Nedir ?

| yorum

Felsefe Nedir ?

 Felsefe'nin Anlamı

Tarafımızca seçilmeyen, koşulları hakkında doyurucu bir bilgi sahibi olmadığımız, belirsizlikler ve bilinmeyenlerle dolu yaşamın içinde, insan ediminin boyutlarını ölçerek yaşamı güvenli kılabilecek en önemli etkinliklerden biri felsefedir. Yaşamak, kimi zaman bir şeyler yapıyor olmak, kimi zaman ise bilerek (bilinçli olarak), bir şeyler yapmaktan sakınmaktır. Zira yapmamak da bir eylem biçimidir. Bir şeyi yapmak ya da yapmamak kararı, tercihlerin teraziye konulmasıdır. İnsan, sürekli kararlar vermek zorundadır ve kimi zaman çok zevkli olabilen bu etkinlik, kimi zamanlarda ise fazlasıyla tedirginlik ya da acı verici olabilmektedir. Karar vermek, mevcut koşullar içinde bir şıkkı yeğlemek, onu seçmektir. Bu seçim ise, her şeyden önce bilgiyi (bilmeyi) zorunlu kılmaktadır. Yaşam, zaman stadyumunda bir yarış, bir performanslar ve tercihler zinciri midir? Engellerle dolu bir yolu izleyip, bu engelleri aşarak, bir noktadan diğerine ulaşmak için sarf edilen bir çabadan mı ibarettir yoksa? Sadece bir yerlere ulaşmak, ya da bir şeyler olmak mıdır? Yoksa seçilmiş ya da verilmiş belli bir yolda yürüyüşüne devam etmek, kimi zaman da koşmak mıdır? Hepsidir yaşam. Yapmaktır o, burada ve şimdi. Ancak, sadece emek (yapmak) tek başına yeterli olmamaktadır, bu emeğin yönünü çizecek tarihsel bir bilincin olması da zorunludur. Uygarlığımızın teknolojide kaydettiği ilerlemenin, ahlaki ve felsefi donanım bakımından kaydettiği ilerleme ile eşit olmadığı uzun zamandır bilinen ve üzerinde tartışılan bir konudur. Zaten bugün hissedilen ve yaşanan çok yönlü sıkıntıların başlıca nedenlerinden biri de, bu ahlaki ve
felsefi yordamın eksikliği ve geri plana itilmiş olması değil midir? Uygarlığımız bugün, yol boyunca yapmış olduğu tercihlerin, ama özellikle tarihsel dönüm noktalarında yapılan yön değişikliklerinin acısını çekmektedir. Günümüzde artık açık ve net olarak görülmektedir ki, büyük uygarlıklar, toplumsal ve siyasal farklılıklarını ne yazık ki, sahip oldukları büyük teknolojiyi, taş devrindeki insanlardan çok da farklı olmayan bir şekilde kullanarak çözmeye çalışmayı sürdürmektedirler. Tarih öncesi insanının binlerce yıl önce birbirlerine attıkları ilk kurşunlar olan çakmak taşlarının yerini, bugün artık hidrojen ile atom bombaları ve kimyasal silahlar almıştır. Çağdaş insan çok ilerlemiş, gurur duyduğu bir uygarlık ve teknoloji geliştirmiştir ama diğer insanlarla olan çelişkilerini çözmek için başvurduğu yöntemi, mağara adamınınkinden ayıran tek fark, bugün, kullanılan silahların tahrip gücünün daha yüksek olmasından ibarettir. Uygarlığımızın yansıttığı birbiriyle uyuşmayan, karmaşık görüntü karşısında önerilebilecek tek şey, felsefeye daha çok eğilmek, onu daha iyi bilmeye ve anlamaya  çalışmak olacaktır.

Felsefeden ne anlaşılmaktadır?

Bildiğimiz gibi, felsefe ile ilgilenmeye başladıktan bir süre sonra, ortalama bir insan genellikle şöyle şeyler söylemeye başlamaktadır:Bütün bu, kavramları, yöntemleri analiz etme ve eleştiriden geçirme işi iyi de, tüm bunların ne yararı var ki? Bir kere, bu yoğun zihinsel işlemler (kavramları öğrenme, kavrama, analiz etme, sorgulama ve eleştirme vb.) çok sıkıcı. Ayrıca ben, gerçekte bu teknik ayrıntılarla hiç ilgilenmiyorum. Benim bilmek istediğim şey, bütün bunların ne ifade ettiği, ne anlama geldiği… İçinde yaşadığım dünya gerçekten nasıl bir dünyadır? Bu dünyada, peşinden koşulmaya değer şeyler nelerdir? Felsefe, bizi bu sıkıcı işlemlerle karşı karşıya bırakmak yerine, neden, tüm bu işlemlerden çıkarılması gereken sonuçların neler olduğunu doğrudan doğruya söylemiyor?  Bizlere pek de yabancı gelmeyecek olan bu ifadelerde de görülebileceği gibi, ortalama insan, aklını kurcalayan ve yanıtlamakta güçlük çektiği sorulara bir cevap ister, çünkü birçok filozofun, hayatta karşılaşılan sorunlara ilişkin olarak yanıtlara sahip oldukları gibi bir iddia ile ortaya çıktığını bir şekilde duymuştur. Gözden kaçırdığı nokta ise, söz konusu yanıtı, her filozofun içinde bulunduğu koşullarda ve kendi bakış açısından ileri sürdüğü, dolayısıyla bu yanıtların ancak benzer koşullar içinde bir anlam ve değere sahip olabileceğidir. Örneğin Aydınlanma, Modernite ve Kapitalizm gibi tarihsel, ekonomik ve kültürel süreçlerden geçmiş bir ülke ve toplumun ferdi olarak bir filozofun sözgelimi, yoksulluk sorunu ve daha insancıl koşullarda yaşama arzusunun gerçekleştirilmesine yönelik açıklama ve önerileri, tamamen farklı
koşullarda yaşamını sürdüren ve söz konusu süreçlerden geçmemiş toplumlarda yaşayan insanlar için geçerli olmaktan oldukça uzak bir yanıt olacaktır. Bu nedenle bu yanıtların, her ne kadar benzeri sorunlarla yüz yüze gelmiş olsalar da, insanların tümü için aynı derecede geçerli olması mümkün değildir. Farklı zaman dilimlerinde ve farklı toplumlarda, ekonomik, kültürel ve toplumsal koşullar ve dolayısıyla sorunların ortaya çıkış biçimleri de farklı olacaktır. Felsefeye ilgi duymakla birlikte, henüz onu tanıma imkanını bulamamış olan sıradan bir insan, genellikle felsefeyi, çok şey vaat eden, çekici ama aslında vaat ettiklerini karşılamaktan uzak, anlaşılması neredeyse imkansız denilebilecek kadar zor ve ilk başta uyandırdığı ilginin aksine, aslında çok sıkıcı bir uğraş olarak görmektedir. Filozofların yazdıklarında, zihnini meşgul eden sorunların nasıl çözülebileceklerine ilişkin herhangi bir ipucu yerine bulabildiği tek şey, bu sorunların çeşitliliğinin ve derinliğinin, kendi düşündüğünden çok daha fazla olduğunun farkına varmasını sağlayan ve onu aslında hiç ilgilendirmeyen analizler bolluğu olmaktadır. Felsefe ona, aklını kurcalayan sorunun kaynaklarına, koşullarına, biçimlerine ilişkin bir sürü ayrıntılı bilgi ve analizler vermekte, ama onun sorununun nasıl çözülebileceğine ilişkin herhangi bir şey söylememekte ya da tüm bu birikim içinde neyi seçmesinin daha iyi olabileceği konusunda ona hiç de yardımcı olmamaktadır. Kendisinin bu filozoflar kadar akıllı ve bilgili olmadığını düşünen sokaktaki insan, doğal olarak filozofların yanıtlarında, her insan için geçerli olabilecek bilgi, öneri ya da çözümler bulmayı umut etmektedir. Daha da açık bir şekilde söylemek gerekirse, ortalama insanın felsefeye yönelmesinin altında yatan asıl neden, kendi düşünme ve bilgilenme yeteneğini geliştirmekten çok, kendisinin çıkarması gereken sonuçları hazır olarak bulabileceğine ilişkin beslediği umuttur.

Felsefe Nedir?

Felsefe, bir takım gizli hikmetlerle dolu olduğu görüntüsü veren, bazı ağırbaşlı ve saygıdeğer insanlarca dile getirilen gizemli kavramlarla bezenmiş, adeta çözülmemek üzere hazırlanmış bir bilmece değildir. Hayatın bizzat içinden yükselen bir etkinlik olarak felsefe, aslında yaşamın diğer olgularından çok uzaklarda ya da onlardan çok farklı değildir. Sözgelimi kimi zaman o, soğuk algınlığı kadar basit bir şeydir, kimi zaman kalp krizi kadar dramatiktir. Kimi zaman ise, sözgelimi bir veba kadar vurucu ve yıkıcı bir şeydir.4 Felsefe, insana, geçmişine ait zengin deneyim ve birikimini göstererek, ona, kendi kaderini çizmesinde yardım edebilir. Böylece, onun bugününü doğru değerlendirmesine ve gelecek yönelimleri için isabetli seçimler yapmasına yardımcı olabilir. Çünkü insan sürekli yolculuk içinde olan bir varlıktır. İnsan olmak demek, yolda olmak demektir. İnsan tamamlanmamıştır, dolayısıyla, yaşadığı sürece her bir anda farklılaşmaktadır. Yaşamak, içkin ve belirlenmiş bir var oluşa sahip olmak değil, bu var oluşu andan ana gerçekleştirmeye çalışmaktır. Yaşamak, insanın miras aldığı birikim, donanım ve doğayı, kendi düşünceleri, sözcükleri ve eylemleriyle uzlaştırmaya çalışmasıdır

Son Fırsatlar