Kesin Olmayanı Seçmek

17 Ağustos 2013 Cumartesi | yorum ( 2 )


      
Kesin Olmayanı Seçmek
         Bilimlerde sağlam ve sabit bir yapı kurma hedefiyle yola çıkan Descartes şüphe yöntemiyle "eski kanıların zeminini" sorunsallaştırmış ve bunların geçersizliğini ortaya koymuştur. Bu yıkıcı tavırla Descartes, bilimlerdeki sağlam temelin (felsefe ağacının kökü olan ve ilk ilke ve nedenleri araştıran metafiziğin, ilk felsefenin) ancak kendisinden artık şüphe edilemeyecek, açık ve seçik olarak kavranan bir Arkhimedes noktası olabileceğini düşünür ve bu Arkhimedes noktasını ise "şüphe ediyor oluşundan artık şüphe edemeyeceği " oluşu temelinde, şüphe ediminin öznesinde, "ben"de (Ego) bulur. Benin mevcudiyeti her türlü şüpheden bağımsızdır Descartes'a göre. Şüphe eden, yani düşünen şey (res cogitans) olarak "ben'im, ben varım; bu kesindir" (ego sum, ego existo; certum est). Böylece öznenin kendisine ilişkin bir kesinliği yakalamış olur Descartes. Bu kesinlik çizgisine ilk yanıt, kesinsizlik çizgisinden hareket eden Pascal'den gelmiştir. Böylece kesinliği temel alan modern özne fikrine karşı, varoluşsal kesinsizliği temele alan filozofların (Kierkegaard, Heidegger gibi filozofların) yolunu açan Pascal'dir denebilir.

İlk bakışta Pascal bir Ortaçağfilozofu gibi görünür. Onun üç düzeni birbirinden ayırması ve bu üç düzene göre çeşitli bilme yetileri ortaya koyması bir Bonaventura’nın, bir Gazali’nin mistisizminden farklı değildir. Bedenler düzeni (ordre des corps), tinler düzeni (ordre des esprits) ve sevgi düzeni (ordre de la charité) ve bunlara karşılık gelen duyular, akıl ve kalp ayrımı. Bunların aynısınıGazali’de de bulabiliriz. Tanrıyı bize sunanın akıl değil de kalp oluşu (s.134), kalbin aklın bilemeyeceği kendi nedenlerinin olduğunu söylemesi (s. 134), bütün bunlar ortaçağ mistisizminden hiç de farklı olmayan şeyler. Ayrıca Tanrı’nın hakikat, en yüksek iyi ve mutluluk kaynağı oluşu, insanın melek ile hayvan arasında oluşu, bir orta oluşu vs. de Augustinuscu geleneğe tamamen uygun.Ona göre insan ne melektir ne de hayvan, mutsuzluk meleği hayvan yapar. (S. 164) ve tanrısız insanın sefaleti (misere); tanrıyla ise insanın kutluluğu (félicité) (s. 21) sözkonusudur ki, bu düşünceler de yine Augustinuscu çizgide ele alınması gereken düşüncelerdir. Peki, Pascal’i bizim açımızdan önemli kılan nedir öyleyse? Bunun nedeni Pascal’in sonsuzluğu düşünürken her zaman işin içine hiçliği de katması,sonsuzluğu hiçlikle, insanı da sonsuzlukla bağlantılı olarak düşünmesi. İnsanın aradalığına vurgu yapması. Gerçi insanın tanrı ile hiçlik arasında olduğu düşüncesi tüm bir Kartezyen geleneğin ortak düşüncesidir. Ama Pascal'den farklı olarak hem Descartes, hem de Malebranche bunu "insanın hata yapmaya yatkın bir varlık" olduğu düşüncesini temellendirmek için ortaya koymuşlardır. İnsan arada olduğu için hata yapar ve bu onun zavallılığının nedenidir. Burada epistemolojik kesinlik çizgisinin içine aksiyolojik öğelerin sızdığını görüyoruz. Malebranche, Hakikatin Araştırılması'nda bu konuda şöyle diyor: "Yanılma insanların zavallı olmalarının nedenidir. Yeryüzünde kötülüğe yol açmış olan kötü ilke işte budur. Ruhumuzda bize acı duyuran kötülükleri doğuran ve koruyup barındıran da bu ilkedir. Sağlam ve hakiki mutluluğa ancak bundan kaçınarak ulaşabiliriz." (s.3). Ama Pascal bu epistemolojik çizginin bütünüyle ötesinde düşünmüştür insanın "aradalığı"nı. Pascal’in temel düşüncesinin “sonsuzluk içinde insan nedir?” (Qu’est-ce qu’un homme dans l’infini) ya da “doğa içinde insan nedir?” (qu’est-ce que l’homme dans la nature) sorularının oluşturduğu açıktır. Sonsuzluk ya da doğa içinde insan nedir? “Sonsuz olan bakımından bir hiç, hiçlik (néant) bakımından her şey, hiç ile her arasında bir orta (milieu)” (s.29). İnsan sonsuz olan ile hiç olanın iki uçurumu (abime) arasındadır. İnsanı belirleyen aradalığıdır.İşte insan bu mucizeler karşısında titrer. (s. 26). Bizim ruhumuz bedenin içine atılmıştır (jeter); orada sayıları, zamanı ve boyutları bulur. Yani sonluluğu. Öyleyse bütün sorun, bizim bu sonluluk içinde sonsuzluğu nasıl bulacağımız sorunudur. Daha sonra Kierkegaard’ın çok açık bir şekilde ifade ettiği gibi, bu sorun bir varoluş sorunudur. Çünkü varoluş, sonlunun sonsuz olanla kurduğu bağdır. Bu sonluluk içinde Pascal’e göre insanın durumu, uçarılık, can sıkıntısı ve tedirginlikle belirlenir (Condition de l’homme: inconstance, ennui, inquiétude). Doğamız bir hareket içinde ona göre, bütünüyle ölümde dinginliğe erişecek bir hareket (Notre nature est dans le mouvement; le repos entier est la mort). Heidegger’in diliyle konuşursak insan ölüm yönünde (Sein zum Tode) varlıktır. İnsanın doğa içindeki varlığını belirleyen şey, öyleyse onun sonluluğu, ölüm yönünde oluşu ve hiçliği yaşamasıdır. Gündelik yaşamın içinde unutmaya çalıştığımız, unutarak katlandığımız şey şudur aslında: insanın varlığının hiç oluşu ve onun aradaki varlığının ölümün "korkusu"yla belirlenmesi.

Ama insan "düşünen" varlık olarak sonsuzluğu arar; tutkuyla bu sonsuzluğu yakalamaya çalışır. Sonlu olan sonsuzlukla nasıl bağ kuracak? Burada işte kesinsizlik var. Pascal şöyle diyor: “Tanrı ya vardır ya da yoktur”. Peki biz neyi seçeceğiz? Pascal’e göre bir bahse (pari) girmeniz gerekir. “Sizin için kaybedilecek iki şey var: hakikat ve iyi. İki şey ortaya sürüyorsunuz: aklınız ve istenciniz, yani bilginiz ve mutluluğunuz. Tanrının varlığını seçmekle ne kaybedersiniz ve ne kazanırsınız? Kazanırsanız her şeyi kazanırsınız. Kaybederseniz hiçbir şey kaybetmezsiniz. Hayatın ve mutluluğun bir sonsuzluğu vardır. Nerede bir sonsuzluk varsa ve kazanmaya karşı sonsuz kayıp yoksa burada artık tereddüt etmeye gerek yoktur. Kazanç ise şüphelidir." (s. 114) Kesinsiz olanın bir seçimi. Öyleyse burada talih, rastlantı, risk öğeleri belirleyicidir. Karar verilemezlik durumunda bir karar vermek (décision), varoluşsal bir seçim yapmak (Kierkegaard'ın dediği anlamda "mutlak bir seçim yapma") ve sonrasında alınan bu karara sadık kalmak (fidelité) insanı sonsuzlukla buluşturacaktır. Bu risk durumundaki , karar verilemez ve kesin olmayan bir durumdaki karar alma ve seçimi teolojik bağlamın ötesinde düşündüğümüzde Pascal'i bir Derrida ile ya da bir Badiou ile rahatlıkla buluşturabiliriz. Bu da başka bir yazının konusunu oluşturacak ölçüde detaylı bir çalışmayı gerektirir.

Bir Kimsesizin Mektubu

14 Ağustos 2013 Çarşamba | yorum


   
Bir Kimsesizin Mektubu
          Sıvaları dökülmüş gibi bedenimin. Sözlerimin çatlayışı ve suskunluğumun çıtırtıları sekiyor duvarlarda. Her yağmur yağışına pencerelerini açarım evin, yatağıma kaçsın diye ıslaklığı.Hüznün aşka iyi geldiğini hissediyorum,belki de benim yakıştırmamdır bilemiyorum.Ayrılıkta en çok sevdiğim yanım,yazabilmeyi söküyorum heceleyerek. Bende bir tuhaflık olduğunu farkındayım ama kalbimin kafa sakatlığı kontrolümün dışında. Anlamlarına çok inanmıyorum kelimelerin, paragrafa başlarken yolu kaybediyorum ,nokta gelecek yerde kendimi siliyorum.İçimde boş boş bakan bir sürü göz birikmiştir.Ben sade çadırlarla bir göç beklerken aşktan yana,hep huyumun suyumun kaygısı mesele olmuştur.Alıştırılmış bir sürü kalbin yaşamsal ukalalıklarını çekiyorum,yetmiyor üstüne edebiyatı kötü yola düşürmek bana kalıyor.En son sayfaları zorlayışımı,dilini koparışını hatırladım şimdi.
           Kalp aşka zayıf geldiğinde, kendimden caymam an meselesidir. Bilinmeyen bütün kısık cümleler,beceremediğimi fısıldar.Karalamak isterim saman bir kağıttaki gibi kendime dair her şeyi.Eğilip kendi yakın tarihime baktığında baştan kaybettiğim bir sürü savaş vardır.Bilmem yeterlidir susabildiğini…Sustukça bir çok romandan daha çok sayfa ettiğimi.. Beni yaralamakla, iyileşiyor musun? Bir aşkta cümlelerin kendini kaybettiği sınırdır. Bir yağmur toprağa düşerken, bir damlanın yaprakta takılıp kalması gibi aslında. Bir rüzgar bekler silkeleyip yerinden düşürecek ve sabrının sonuna geldiğinde bir talan bekler her şeyi kökünden koparacak.
         Tapınak kalıntılarının kaderi aşkın kaybeden akrabalarındandır. Zamanı olmuştur içinde kralları ağırlamıştır ve eskiyen zaman gelmiştir içinde bir çoban çıplak ayaklarını sürtüyordur. İşte hayatı değil seni istiyorum derim ve aşk gider hayatla baş başa kalırım. İstemediğin çocuktan hayırlı olmasını bekler misin ki, hayat adam sayıp yüzüne gülsün artık? Sonra bütün vidaları düşmüş o hayata bir kurtarıcı, bir hayat tamircisi beklerim.Ucu körelmiş bir tornavidayla gelir, çoktan emekli olmuş bir usta gibi marifetli ama titreyen elleriyle yerli yerine koyar her parçayı. Ayağa kalkıp ilk adımımda anlarım ki her parçam yerinde ama eskimişim, yalpalıyorum, zamanın gözünden düşüyorum. Zamana gelince dünyanın en büyük yalancısıdır. Derler ki zamanla her şey unutulur, toparlanır. Halbu ki zaman senden benden daha çok parçalanmıştır. Geçmiş, şimdiki, gelecek…Geçen hiçbir saatini tekrar yaşayamıyor,aynı dakikayı sevip bir ömür sürdüremiyor, zaman ki pişman olup kaldığı yerden devam edemiyor.
           Şehrim bir yerde kalır. Pilleri akmış arabam gibi olur aşk. Kırdığın bir şeyi üstüne almamak gibi, saklarım,saklanırım.Matematiğin hesapsızlığını,edebiyatın ukalalığını anlarım.En kolayı felsefe yapmak gelir ve bir müddet sonra delirmeye başladığımı farkına varırım.Sonra  ruhuma bir merdiven dayayıp arkasını görmek istediğimde,korkaklığın ördüğü duvarlar keser önümü.Hangi terzinin marifetli parmakları dikebilir ruhunun sökülüşünü? Yaraların,cesaretinin yaramazlıklarıyla acır.  “Bir dökebilsem kendimi hayata,bir aralığını bulsam zamanın,önce aşktan başlayacağım ilk seri cinayetlerime.Dost,iyilik ya da vefa sıralayacağım arka arkaya…İnsanoğlunun bütün acı soğuk kahkahalarına inattır,bir ölüm besleyeceğim kendi elimle dosdoğru,adam gibi…” Daha çok hayıflanırım daha da çok. Ama kurtuluşum avazın çıktığı kadar susmak olacak. Mecbur ve nazik ilk güneş tutulmamdır içimde, serin ve karışık ilk kez yağmurla yağışım, bir yaprak kadar sürülüşümdür suçsuz ve kurak.
          Bir beyaza ne karıştırırsan karıştır ne kadar siyah çıkar içinden.Bir siyahı ne kadar açarsan aç ne kadar beyazdır elde kalan.Unutmak böyle olsa gerek; ne tam siyah kadar eyvallah,ne beyaz gibi inat.Yalnızlık önce senden başlar.İpi koparmış kayıklar gibi önce tatlıdır özgürlük,.İlk fırtınada bakarsın ki kaptansız olmaz okyanuslar. Ve o kadar kayıp veririm ki kendimden,O kadar tayfa bırakırım ki derinlere,vaktiyle beğenmediğim şamandıra kurtuluşum olmuştur.Kırık,dökük,eski,çirkin…Anlarsın ki aşktan ne kadar anladığın değil,aşkın senden ne kadar anladığıdır ihtiyaç.Yüzüme  bir sürü deniz vurur,bir sürü kayalık çarpar.. Kırılır, ruhum bedenimin içinde. Usulca sever  kalbim aşkı. Hatırsız yanımda kendini attığın uçurumlar birikir. Kalır mı bilir misin,içinde aşkın yosunları. Boşver geçen geçsin de; sen nerde kaldım önce onu bulmalı .

Ben ve Öteki, Savaş ve Ölüm

| yorum


     
Ben ve Öteki, Savaş ve Ölüm
    Savaş, ölüme sunulmuş bir arz dilekçesiyle aynı zarfı paylaşır. Kan’a sevdası bu yüzdendir ve bu yüzden bütün mesafelerin sınırlarından mülteci olarak geçiş yapar.
      Kollarını gökyüzüne açarak bedenine ölümü gömebilmek hangi tanımlamanın kalıplarında kendini buluyorsa, yaşanmışlığından sıyrılabilmesi de o kadar kendinden emindir. Peki ya kaybedecek olduğu tek şey, doğarken kazandığıyla aynıysa? Muhtemel sonuç her şekilde aynı olabilir. Çünkü sözün özgürlüğüne silah doğrultmanın ölü doğan neticelerine kucak açan yeryüzüdür; fakat onu bağrına basan, kendi bedeninden başkası değildir. Düşünebildiğimiz fikirlerin aksine bir belirsizlik durumuna kendimizi kaptırabilmemiz de mümkündür. Ancak büyük bir yaradan farkı olmayan savaş; onu açanın ya kılıcı ya da mermisiyle aynı cephededir. Yani ölüme sunulmuş arz dilekçesiyle aynı zarfın içinde…
         Hüzün, titrek bir mum alevinin tedirginliğindeki gölge gibidir. Görmek, duymak, yaşamak, yaşarken ölümlere direnmek, direnirken ölmek, ölürken bile bütün saflığı ve temizliğiyle bedenine ölümü davet etmek… Sadece göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süredir. Elleri yüzünü kapatırken, teker teker vurulanların etrafında toplanmak… İşte bu, korkudan arınmışlığın ta kendisidir çünkü cesaretin doğum gününde bütün hüzünler gölgelerinden vazgeçip, alev alev yanmanın adaletiyle kavrulmuşlardır. İnsan da bunun eseridir. Bombalanmış kentleri düşünelim mesela. Orada sadece hayatta kalabilmenin savaşı vardır. Bir savaşla bozulan ne varsa, bir başkasıyla toparlanmaya çalışılır. Tek bir farkla ki; biri bedenine kast etmişken diğeri senin ölüme kastından doğar. Tarih bu tür kargaşaların devam ederek sabitlenmesiyle dengelenmiştir aslında.
         “İhtiras ve muhakemeleri ölçülü olan; fakat feleğin elinde oyuncak olmayan insanlar mutludurlar.” diyor Hamlet. Feleğin ellerinde silahlar var. Onun oyuncağı, demir kabzanın soğukluğundan medet umarak hedefini ıskalamamak.  İşte bütün amacı bu.  Ancak cesaretin direnci, yerlere bulaşan kanların üzerinden yükselerek, silahların gölgesinde hüzünleri alev alev tüketip, küllerinden yeni bir yaşam daha yeşertebilmenin eylemiyle kardeşliği paylaştırabilir. Ve her pay, her zaman yeni bir başlangıç demektir.

Baraka Belgeseli İzle ( İnsan ve Doğa Üzerine ) 1992

| yorum

Baraka Belgeseli İzle ( İnsan ve Doğa Üzerine ) 1992
%90'a varan indirimler Markafoni'de. Gün bitmeden fırsatları yakalayın!         Ustalıkla bir araya getirilmiş çarpıcı görüntülerden oluşan " Baraka "da ( kelime eski tasavvuf dilinde yaşamın soluğu anlamına geliyor. ) Ron Fricke insan yaşamı ve yarışının dünyayla olan kopmaz bağlarını göz önüne sermeyi hedefliyor. Filmde doğanın harikaları ile insanın doğa üzerindeki olumsuz etkisi görsel açıdan çok etkileyici bir biçimde beyaz perdeye yansıtılıyor... Hiçbir diyalogun geçmediği bu belgesel - eğer izlerseniz buna ihtiyaç olmadığını da anlayacaksınız - izleyiciye 96 dakikalık görsel bir şölen sunuyor. Ron Fricke imzasını taşıyan film 6 kıta da 24 farklı ülkede yapılan çekimlerin harmanlanmasıyla oluşturulmuş.Her karenin ayrı bir fotoğraf olduğunu ve fotoğraf sanatıyla az da ilgilenen biri iseniz Baraka ‘yı mutlaka izlemeniz gerektiğini söylemeliyim. Bu görsel şölende mistisizm, sonsuzluk ve hiçlik, zaman ve zamansızlık, karmaşa ve dinginlik ve bunun gibi kavramları bulacaksınız.
            Baraka sufi kökenli bir sözcük. "Soluk", "kutsama" ya da "yaşamın özü" anlamlarını taşıyor. Bu anlamların tümü, çekimleri 24 ülkede gerçekleştirilen ve beş yıllık bir sürece yayılan Ron Fricke filminde kendini gösteriyor. David Lean'in 1970'te çektiği başyapıtı "Ryan's Daughter-İrlandalı Kız"dan bu yana kullanılmayan büyük formatlı 70 mm kameralarla çekilen film, çeşitli efsanevi mekanlarda gerçekleştirildi: Everest, Tiananmen, yağmur ormanları, Piramitler, Galapagos Adaları... Sonuçta ortaya izleyiciyi savaş, saldırganlık ve rekabet görüntülerinden, dünyadaki en ilham verici manzaralardan en harap olmuşlarına taşıyan olağanüstü bir görüntü ve ses seli kavrıyor. Amerikalı felsefeci-denemeci Joseph Campbell'in "The Power of Myth-Mitin Gucu" adli yapıtındaki fikirleri üzerine kurulan "Baraka" ya da 13. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde gösterildiği adıyla "Yaşamın Soluğu", dünyanın evriminin, insanin çeşitliliğinin ve yaşadığı dünya üzerindeki etkisinin öyküsünü anlatır. Yönetmen Fricke, filminde insanlar ve doğanın birbirine bağımlılığı ve üstünlüğüne olan inancını sergiliyor. Görüntüleri ve sesi ustalıkla birleştiren yönetmen, kişisel bir yolculuğu bütün izleyicilere bireysel bir esin verecek, çok anlamlı bir yapıta dönüştürüyor."Baraka" belki küçük ekranda değerinden çok şeyler yitirecek, ama izlenmeden geçilmesinin düşünülemeyeceği bu "benzersiz" başyapıtı yine de kaçırmayın diyoruz.
Video hazırlanıyor Lütfen bekleyin.

Aşk, Hüzün ve Yokluk Ayrılmaz Dostlar

12 Ağustos 2013 Pazartesi | yorum

Aşk, Hüzün ve Yokluk Ayrılmaz Dostlar
Hüzün ki, yokluktan gelir.
Aşkla başlayalım...

Aşk, bir başkasını kendi içine, koşulsuz, "çağırmak"tır. O başkası, gelmese de, oradadır. Çağırdığın zaten sendedir, sen onunla dolarsın, onunla sen, olduğun olursun. Sevincin ondandır, coşkun, özlemin, yıpranışın, hüznün, acıların... Aşk bittiğinde, o "sen" senden kopup gider, dönüşürsün, başka olursun. 
Aşk, kendi içinde başkasıyla "çok olma" arzusudur. İnsan yalnızlığa katlanabilseydi, aşk da olmazdı. 
Aşk, trajik  (sonluluğunun bilincinde olan) varlığın çoğalarak sonsuzlaşma özlemini gösterir. Ama biliyoruz ki, sonsuzluk yoktur; işte  trajik yanımız buradan gelir. Aşk kendini ve nesnesini sürekli koruyamaz, tutamaz. Zaten, gerçekte, aşkın "nesnesi" de yoktur. Aşk "kişisel" bir meseledir; seven benim, sevilen bendedir. Aşk bittiğinde, bir ben eskir, biter, "yok" olur.

Aşk ölümün karşıtıdır; aşk, artma, çoğalma, dirim isteğidir. Ölüm, dönüştür; bir büzülme, bir çekilme... Gelgelelim, bu, bizim "anlayabildiğimiz" kadarıyla böyledir. Ölmekteyim ama ölüm anı hep benim dışımda kalır. Wittgenstein'ın dediği gibi: ölüm bir yaşam olayı değildir, ölüm yaşanmaz. Ölüm hep benim ölümüm olsa da, benim dışımdadır. Ölümümü yaşayamam, ölümümün deneyimi yoktur. Ne ki aşk, bendendir, bendedir, çağırdığım, yaşadığımdır. Ölüm, kendi yaşamımızda bir başkasını yitirme olgusudur. Ölen kişi ölümü "yaşamaz", yaşayan ölümü yaşar. Sırf bu "anlamı"yla ölüm, yani başkasının ölümü, biten bir aşkı andırır.

Ölüm benim için, başkasının ölümüdür; bu nedenle benim için anlaşılmaz kalır. Çünkü "anlamak", yaşam ifadelerini anlamaktır. Yaşayan, yaşayana kendini dışa vurur (ifade eder) ve bu da anlaşılır. Oysa, bir yandan kendi ölümüm yoktur, diğer yandan başkasının ölümü, başkası tarafından ifade edilemez. Levinas'ın dediği gibi, "ölünün yüzü ifadesizdir". Biz yaşayanın yüzüyle karşılaşırız ancak. Spinozavari kısaca dile getirirsek, "insan düşünür" ama "anlayamaz".     

Yaşam geçmişte çoğaldıkça, gelecekte azalır. İnsan "ölmeye yürür", ölmektedir evet. Ne ki, ölüm benim başarabileceğim bir şey değildir; ne de anlayabileceğim. Heidegger'in doğruları içindeki yanılgısı buradadır: Yaşamak günden güne azalmaktır, evet, ama "son olanağımız" ölüm değildir. Olanağımız "yaşamaktır" ve tek olanağımız da budur.  

Alıntı : Cetin Turkyilmaz

Hristiyan İnancında Tanrı Bilgisi ( Gnosis )

| yorum

  
Hristiyan İnancında Tanrı Bilgisi ( Gnosis )
   “Gnosis”, Yunanca'da “Bilgi” anlamına gelen bir sözcüktür; insanın tinsel kurtuluşunu sağlayan bir bilinçlenme tarzıdır. İlk Hıristiyan düşünürlerinden biri olan İskenderiye’li Clement, Gnosis’i “Tanrı Bilgisi” olarak tanımlamış ve tüm olgun Hıristiyanları birer Gnostik olarak kabul etmiştir. Ne var ki, Clement’dan sonraki yıllarda Hıristiyan Kilisesi, Gnosis’i İsa’nın öğretilerinden bir sapma olarak değerlendirmiştir. Unutulmamalıdır ki Gnostizm, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Akdeniz ve çevresinde oldukça yaygındı.
Valentinus’çu Gnostikler, Gnosis’i iki biçimde tanımlarlar. İlki, Gnosis’in bir “öz-bilgilenme” (self-knowledge) yani insanın kendini tanıması olduğunu, ancak aynı zamanda da “insanın içindeki ruhun tövbesi ve kurtuluşu” anlamına geldiğini söylerler. Sonuç olarak Gnostikler, insanın kendisini tanımasının doğrudan kişinin kurtuluşunu ve günahlarından arınmasını sağladığını düşünürler. Ortodoks Hıristiyanlar ise, bu biçimde tanımlanan Gnosis’in Tanrı’ya iman etme yolunda sapkın bir inanç olduğunu ve kurtuluşu yalnızca kendini bilmenin sağlayamayacağını ileri sürerler.
        Çeşitli Gnostik tarikatlar, Gnosis’in içeriğini farklı biçimlerde belirlerler, ancak tümü insanın doğrudan kendini keşfetmesinin tanrısal olduğunu, zira Gnosis’in “kendini bilmek, Tanrı’yı bilmektir” tanımına odaklandığını ileri sürerler. Ortodoks Hıristiyanlar için bu görüş sapkındır, zira insanın kendisi de Tanrı'ın yaratımının parçalarından biridir ve bu nedenle, doğrudan Yaratıcı ile eş tutulamaz. Gnostik kitaplardan biri olan Philip İncili’nde, Gnosis’e ulaşan kişinin “artık bir Hıristiyan değil, bir İsa olduğu” yazılıdır. Elbette bu görüş de, İsa’nın tek ve benzersiz olduğuna inanan Ortodoks Hıristiyan öğretisine karşıttır. Tüm bunlara ek olarak Gnostikler, kendini İsa ile bir tutan kişilerden bekleneceği gibi, Hıristiyan Kilisesinin piskoposların yetkesi altında örgütlenme çabasına da özellikle karşı çıkmışlardır.
          Gnosis’i deneysel düzeye çıkarabilmek amacıyla Gnostik okullar, ritüel ve meditasyon benzeri bir çok pratik uygulamaları da kullanmıştır. Tinsel özgürleşmeye yalnızca insanın kendini tanıması ile varılabileceği düşüncesi, Ortodoks Hıristiyanlık için sapkın olmakla birlikte, Budizm için esastır. Budistler, insanın çektiği acıların kendi gerçek doğasını bilmemesinden kaynaklandığına inanırlar. Bu açıklama, Gnosis’in Hindistan’dan Batı’ya İ.S. I. yüzyılda Budist rahipler tarafından getirilmiş olabileceği olasılığını çağrıştırabilir, ancak bu görüşü destekleyecek hiç bir tarihsel kanıt yoktur. Bir çok ezoterik inanç sistemi, insanın öz varlığının tanrısal olduğunu vurgulamıştır. Gnostik akım, tüm dünyadaki manevi düşünce sistemleri üzerinde büyük etki yaratmıştır.
           
Gnosis, insanın Tanrı’yı, O’nun gizlerini ve yaratılışın gizemlerini tanıması arzusundan doğar. Gnostikler, önce kutsal metinler ile, mensup bulundukları dinlerin kutsal kitapları ile işe başlarlar ve ezoterik bir anlam ya da gizli bir mesaj içerip içermediklerini anlayabilmek için bu metinler üzerinde şifre çözercesine çabalarlar. Gnostisizm bir tür “Hermetizm”dir ve Gnostikler, dinsel anlatım ve yazıların, ilk bakışta görüldüğünden daha derinlerde, tümcelerin, sözcüklerin ve metin yapısının içine gizlenmiş anlamlar içerdiklerine inanırlar.
Gnostikler, “kökleri” ve “gizleri” ele geçirebilmek için maddenin özüne ulaşmayı hedeflerler. Bu onların kötülük ile yüz yüze gelmelerini sağlar. Gnostikler, kendilerinde ve dünyada rastladıkları kötülük ile mücadele ederler. Kendini tanımak yolundaki yanılgıların giderilmesi, evreni tanımaktaki yanılgıların silinmesine de yol açar. Yobaz ya da sofu değillerdir; onlar, görünmez olsa bile, her zaman varolan ışığı aramaktadırlar. Kendilerini Tanrı ile eşdeğer tuttukları ileri sürülürse de, bu doğru değildir; Gnostikler yalnızca kendi içlerinde bulunduğuna inandıkları tanrısallığı aramaktadırlar. İnsanoğlunun kendini gerçekleştirmek adına, Tanrı’nın zaferine destek olması gerektiğini öne sürerler. Tanrı’nın gizemini aydınlatmanın değil, kendilerini aydınlatmanın çarelerini ararlar. Bu aydınlanma yalnızca entellektüel düzeyde kalmayıp, aynı zamanda aydınlanarak kutsallaşan kişinin bedenine de odaklanmıştır.
               Bir tür gizemci varoluşçuluk olarak, Gnostizm özgürlüğün anasıdır ve yaratıcı tanrısallığın destekçisi olduğunu açıkça ortaya koyar. İnsan, kötülükten kurtulmak uğruna, yanılgılarının üstesinden gelmelidir. Özetle insanoğlu kendi varlığının, kendi gururunun ve sürekliliğinin sorumlusu olsa da, kötülüğün kaynağı değildir. Gnostizm, Hermetizmin felsefi temelini oluşturur; Evrenin gizlerinin ardındaki arayışın bir parçasıdır; mitlerle zenginleşmiş, simgeler sayesinde gelişmiştir; Sevgi ve umutsuzluk arasında bir sarkaç gibi gidip gelmektedir. Gnostik kendinin “Tanrı’nın oğlu” olmasını arzular; oysa simyacı “kendi yapıtının oğlu” olmayı istemekte ve herşeyi kendine sahiplenmektedir. İnisiyasyon, varoluşun bireysel bir biçimidir ve Gnostizm, inisiyasyonun kollektif olarak ortaya konuluşudur zira Gnostik, gizemci inananlar topluluğunun bir alt grubuna üyedir.
            
Genellikle Gnostizm’in kökeninin, Yahudiliğin bazı etkilerini taşıyan bir tür Pagan’lık olduğuna inanılır. Gnostizm, önce Babil’de ortaya çıkmış, oradan Küçük Asya ve Suriye’ye yayılmıştır. İlk Gnostik kitapların İsa’dan hemen önceki yıllarda yazılmış olduğu sanılmaktadır. Bu durum, bazı uzmanların Hıristiyanlığı Gnostizmin bir kolu olarak değerlendirmelerine yol açmıştır. Bu kişiler İsa’nın bir “Essene” olduğunu, Esseneler’in de Gnostik olduklarını ileri sürerler. Onlara göre, İncil dünyanın yaratılışını ve gelecek olan kıyameti anlatan şifreli bir metindir. “Maniciler” gibi Gnostikler de iyi ve kötünün sürekli bir çekişme içinde olduğuna ve “Adalet Egemeni” figürünün tıpkı İsa gibi, yanılsamalı bir bedende yaşayan bir ruh olduğuna inanırlar. İnsanın özdeksel ve tinsel tarihini yansıtan Gnostizm, diğer tüm dinsel inançlarla aynı eski kökenleri paylaşmaktadır.
Gnosis’in aranışının başlangıcında adaylar, müthiş bir umutsuzluk duygusu ve aynı zamanda güçlü bir sevgi patlaması içine çekilirler. Gnostizmde inisiyasyon, iyiliğe yönelmek değil, varolan kötülüğün iyiliğe dönüştürülmesini, koyu umutsuzluktan dayanışmaya geçişi işlemektedir.
Gnostikler, politikacılarla dünyevi iktidarı paylaşmaya da karşı çıkarlar, böyle bir uzlaşmayı da bir tür kötülük olarak değerlendirilerdi.
Gerçeğin düşler de varolduğuna, bilinmezlerin mitler tarafından aktarıldığına inanırlardı. Bu düşünce tarzı sonucunda, gizemcinin kendini tanıyabilmesi karşısındaki engeller Şeytan’ın ta kendisi olarak görülürdü. Meryem gizemcinin eldeğmemişliğini, Havva dişiliğini ve çarmıha gerilme ise sadomazoşizmini simgelemekteydi. Ruh cenneten düşmüş ve madde içinda tutsak kalmıştır; Gnostikler, böylece maddeyi de bir ölçüde kutsallaştırıp, görünen evreni görünmeyen evrene bağımlı olarak algılamışlardı. Gnostiklerin gerçeği arayışı, ruhun düşüşünün sorumluluğunu üstlenmek ve kurtuluşunu hazırlamaktı.
Son yüzyılda Gnostiklere ait bir çok elyazması bulunmuştur; bunlar arasında özellikle Kumran’da bulunan “Ölü Deniz Yazıtları” ve Mısır’da Nag Hammadi’de bulunan “Gnostik İnciller” önemlidir. Bazı araştırmacılar Tampliye Şövalyeleri'nin de kimi elyazmalarını Kudüs’te bulduklarını ve bunları kendileri için sakladıklarını ileri sürmüşlerdir. Bu araştırmacılar, çağdaş Masonluğu da gnostik olarak nitelendirirler ancak böyle bir nitelendirmenin nedeni pek açık değildir.
             
           Günümüzde “Gnostik” sözcüğü (Yunanca’da “tinsel ya da tanrısal Bilgi” anlamına gelen “Gnosis” sözcüğünden türemiştir), Hıristiyan Kilisesi tarafından eskiden sapkın olarak değerlendirilen ve diğer dinsel akımların etkisini taşıdıkları ileri sürülerek Hıristiyan inancına aykırı bulunan belgeler için kullanılmaktadır. Bu yargı pek doğru sayılamaz zira Hıristiyan Gnostik belgeleri, İran ve Hindistan kökenli gnostik yaklaşımları da içerdiği gibi geleneksel Yahudi kaynaklarının da etkisini taşımaktadır. Kimi belgeler ise doğrudan İsa’ya atfedilen felsefi mesajlardan oluşmaktadır. Gnostikler için, kendini tanımak, doğayı sevmek ve doğal bilimlere saygı duymak Tanrı’ya giden doğru yolu oluştururdu. Bu nedenle Hıristiyan Gnostikler, İsa’yı bir tanrı olarak değil, Tanrı’ya ulaşan yolu gösteren bir insan olarak kabul ederlerdi.
           
          “Gnostik İnciller”, Hıristiyanların kutsal kitabı olan “Yeni Ahit” ile yaklaşık aynı dönemde yazılmışlardır. Ancak çağdaş kamuoyu Nag Hammadi’de bulunan elli iki papirüsün çevrimi ve basımı sonucunda bunları son yıllarda tanımak fırsatını bulabilmiştir. Bu elyazmalarının çoğu İ.S. 350-400 yıllarından kalmadır ancak aslında bu papirüslerin üçyüz yıl önce yazılanların kopyaları oldukları ortaya çıkarılmıştır.
Bu elyazmalarının arasında en eskisi olduğu sanılan ve Zürih’teki “YoungVakfı”ndan Profesör Quispel tarafından satın alınan “Thomas’ın İncili” de vardır. Diğerleri Kahire’deki “Kıpti Müzesi”nin malıdır.
Nag Hammadi yazmalarının yaklaşık 1.600 yıl önce gelişmekte olan Katolik Kilisesi’nin sapkın olarak gördüğü Gnostikler üzerinde yaptığı baskılar sonucunda, toprağa gömüldükleri sanılmaktadır. O dönemde, Hıristiyanlığın en büyük rakibi Gnostikler idi. Kilise kendini koruyabilmek amacıyla bu sapkın akımı yasaklamış ve Gnostik metinleri yok etmiştir.
            
           Gnostikler ile Ortodoks Hıristiyanlar, İsa’nın “Diriliş”ini (Resurrection) iki farklı ve karşıt biçimde yorumlarlar. “Philip’in İncili”ne göre Gnostikler, insanın varoluşunu aslında ruhun tutsaklığı biçiminde görürler ve dirilişi ise gerçeği açıklayan bir aydınlanma anı olarak değerlendirirler. Böyle bir diriliş kavramı, Masonluğun üçüncü derecesindeki törene oldukça benzemektedir.
Ortodoks görüşe göre ise Diriliş, Havariler’in tanık oldukları biçimde, İsa’nın bedeninin göğe yükselmesi ile tamamlanmıştır. Bunun sonucu olarak Kilise’nin önderliği Havariler’e ve onların izleyicilerine verilen bir ayrıcalık olmalıdır. Günümüzde bile, Papa’nın yetkisi Havariler’in önderi olan Aziz Petrus’tan kaynaklanmaktadır. İsa’nın dirilişini bir gerçek olarak kabul etmekle Kilise, dinsel yetkeyi kendinde tutma hakkını bulmaktadır, zira daha sonradan bir başka kişi İsa’ya doğrudan ulaşma ayrıcalığına sahip olamayacak ve benzer bir iktidarı eline geçiremeyecektir.
Gnostikler, diriliş hakkındaki bu Hıristiyan yaklaşımını “Çılgınların İmanı” olarak adlandırırlar, zira böylesi bir bedensel dirilişe inananlar, tinsel bir gerçek ile fiziksel bir olayı birbirine karıştırmaktadırlar. Gnostikler, kendilerine özgü ayrı bir Havari geleneğine sahip olduklarını ileri sürerek Kilise’nin iktidarına ve otoritesine karşı çıkarlar.
Hıristiyan Gnostikler arasında İsa’nın dirilişini, tıpkı Masonluktaki üçüncü derece ritüelinde olduğu gibi, yalnızca tinsel bir yeniden doğuş olarak değerlendirenler de vardır. Bunun dışında, Masonluk ile Gnostikler arasında doğrudan bağlantının bir çok farklı örneğinin bulunduğu ileri sürülmektedir.

Ben Deli Değilim..!

| yorum ( 1 )


      
Ben Deli Değilim..!
  “Ben deli değilim, benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar.
İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım, yanılmışım. Delirmeye bile hakkınız yok burada. Tımarhane delirme hakkının kutsandığı mabed değil midir? Değilmiş!:banghead:
İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha iyi. Ben size ve kendime rahatça dil çıkarabilmek için burada değil miyim, bunun için kapatmadınız mı beni buraya. Elektroşoklar tersini söylüyor bunun. Hastabakıcının suratını görmem elektroşoka girmeme yetiyor da artıyor bile. Şehir cereyanını boşa harcamayınız efendim.  Hayatım boyunca kendim olabileceğim bir yer aradım.
          Bu yer bazen bir insanın yüzü oldu, bazen sevdiğim bir kitapta altını çizdiğim cümle, bazen ölüler gibi haftalarca susmanın saltanatını yaşamak, bazen de denizin köpürdüyen mavi kaosunda eritmekle gözlerimi. Ama yetmedi bunlar. Sonuna kadar kendim olmak istedim, evreni kanatlamak pahasına. Sanatı denedim; otoriteye karşı çıkanların birbirlerine karşı imgelerle iktidar olma çabası. Polis olun efendim, daha saygın.
İnsanın kendi olabileceği tek yer gece kalbidir dedim sonra, insan yalnızken kendisidir diye de uzattım. Ama insanların ruhuma bu izinsiz girişleri yok mu, beni delirtiyor: ‘sevgilim beni ne kadar çok seviyorsun’lar, ‘felsefe yapma, aşka gel kendine gelirsin’ler, ‘insanları olduğu gibi kabul et, mutlu olursun’lar vb…
            İnsanları olduğu gibi kabul edersem bu savaşları, bu gizli sömürüyü, bu öldürücü şiirsizliği de kabul etmiş olmaz mıyım; bu İsa’ya hem Edip Cansever’e, hem kendime, yeni doğan çocuklara ve gökyüzüne ihanet etmek olmaz mı?
Hepimiz deliyiz, akıllı taklidi yapmayı bıraktığımız anda tımarhaneye kapatılırız. İnsanlar akıllı taklidi yapmakta ne kadar da usta tanrım. Bense beceriksizliğim bu konuda, daha doğrusu akıllı taklidi yapmaktan bıktım. Normal olmaya çalışmak deli olmaktan daha zor. Belki de bunu anladım. Bir ofiste çalışıyordum, deli gömleğimin (seçkin bir markaydı) üzerine kravat takmayı bıraktım. 

         Beni kimin delirttiğini gerçekten merak ediyorum. Babam olabilir diyorum, çocukluğumda az dövmedi beni sözcüklerle. Lise 2’de beni derste kuşumla oynarken yakalayan son Osmanlı Aysel de olabilir beni delirten. (Kaltak dediğime bakmayın, kızgınlığımdan söylüyorum, yağmurda ıslanmış bir köpek kadar aşıktım ona.) Tek tek beni kimin delirttiğini hesabını yapmak zor, kısaca beni insanlar delirtti diyebilirim. Beni insanların çıldırtmasındansa gökyüzünün çıldırtmasını isterdim, karanlık yağmurun, müziğin… Beni çıldırtma hakkını insanların elinden almalıyım.
          Önemsiz deliliklerimi saymayacağım, beni buraya kapattıran son çılgınlığımı anlatacağım.
İntihar fikri yine tanrım olmuştu, :hang:aynadaki yüzüme tükürüp silahımı aldım ve mahallemizdeki büyük çukurca camisine gittim. Girdim içeri. Caminin tavanına iki el ateş edip namazı böldüm. Haklı olarak üzerime saldıran bir dindarı bacağından vurup ‘suküneti’ sağladım. Gerginlik caminin duvarını çatlatacak kadar büyüktü. Fazla vaktinizi almayacağım dedim.
Ve Perulu şair Cesar Mendoza’nın “Acı Çekene Saygı” şiirini okumaya başladım.
Tanrı’yla aynı fikirde değilim:devil2:
İntihar edenlerin cehenneme gideceği konusunda
Kainatın yaratılışına katılmaktan bıktığımda ruhum
İntihar edeceğim ben de
Denenmemiş bir yolla
Nerdeyse bütün akıllı kalpler
İntihar edipsiktir çekmiş yeryüzüne
Ben ateist değilim, babasıymış gibi
Tanrı’ya küsen bir çocuğum
Eğer Tanrı intihar edenleri ve Nietche’yi
Cehenneme gönderirse
Cehennemde yanmayı tercih ederim ben de
Tanrı dürüstlüğü sever
Tanrı’nın hayal gücünü beğenmiyorum
Ben Tanrı olsam
Peygamberler göndermez
Direk konuşurdum insanlarla
Ben Tanrı olsam
Hitler’i iyi kalpli bir Yahudi olmakla cezalandırırdım
Yahut yetenekli bir yazar yapardım onu
İçindeki kötülüğü insanlara değil
Tuvallere boşaltırdı
Ben Tanrı olsam
Devletler yok olur
Gül kokulu bireyler var olurdu sadece
Atlar çılgın zamanlar koşardı
Ben Tanrı olsam
Düşünce gücüyle herkesin
İstediği karakter olmasını sağlardım
Dünya bir şiirin
Yaratılım sürecine dönüşürdü böylece
Ben Tanrı olsam intihar ederdim
İnsanlarla birlikte
Acı çekmeyi öğrenemediğim için

             Sessizlik ağır bir kaya gibi hepimizin üzerine çökmüştü. Cemaat beni linç etmek için fırsat kolluyordu, seziyordum bunu. Tabancam tek dostumdu o anda. O sırada cemaatten yaşlıca bir adam bana doğru yürümeye başladı. Dur diye bağırdım, dur, yoksa… Dinlemedi yavaş yavaş ağır çekimde yanıma kadar geldi, gözlerinde diğerlerindeki gibi öfke değil, merhamet gibi bir şey vardı. Tanımıştım, babamın arkadaşı Ahmet abiydi.
‘Dinle beni, Allah’ın kendin olduğunu anlayıncaya kadar hep acı çekeceksin’ dedi usulca. Ellerim titremeye başlamıştı, bu sözler dikenli bir çalı gibi saplanmıştı içime ama acıtmıyordu. Silahımı aldı, beni linç etmek isteyen kalabalığı ve zamanı bir el hareketiyle durdurdu.
Sonrası… Sonrası buradayım işte. O yaşlı adam Ahmet abinin sözünü hatırladığımda sakinleşir gibi, içimdeki bir sırra erer gibi oluyorum ama izin vermiyor insanlar ve anılar kendim olmamama, içimin sularına bir balık gibi dalaraktan.
            Dışarıdayken bir söz vermiştim kendime: onlar ne yaparsa ben tersini yapacağım diye. Onlar yalan mı söylüyor, ben doğruyu söyleyeceğim. Onlar boyun mu eğiyor, ben isyan edeceğim. Hem de her şeye. Onlar sanattan nefret mi ediyor, ben inadına Mozart dinleyeceğim, ölü yazarlarla dostluk kuracam, 7. Mühür’ü, Sonbahar’ı ve Seven’ı izleyeceğim. Onlar paraya mı tapıyor, ben yağmurda ıslanmaya tapacam. Onlar statünün getirdiği saygınlığa mı inanıyor, ben serseriliğe ve kaybetmişliğe sokak olacağım.
             Sonuç: insanın tanrı’ya inancının kaybetmesinden daha kötü olan bir şey varsa, o da insanlığa inancını kaybetmesidir. Siz insansanız, ben insan olmayı reddediyorum. Deli olmam güllerle birlikte açmama, zamanın dışına taşmama engel değil; tam tersine bunlara açılan kapı.
Bu arada delilerin söz söyleme özgürlüğünden bol bol yararlanıyorum. Geçen gün bağırmaya başladım: sizin sığınacak bir Allah’ınız var, benim yok. Benim sığınacak yalnızca kelimelerim var.
Deliliğini topluma kabul ettirebilene dahi derler; ben ettiremedim, tımarhanedeyim. Güldüler. Aklın fazlası cehennem dedim, güldüler. Her çocuk tanrı’nın gönderdiği bir peygamberdir. Ve unuturuz büyüyünce peygamber olduğumuzu. Gider bir öğretmen oluruz, işçi, pezevenk, mühendis, memur dedim, güldüler. Şehir cereyanına bağladılar beni. Güldüler siktir çektiler, kalbimin içinde çarpan kalplere. Çirkinleştireni her yerde, ey dünyayı kutsallaştıran çılgınlık neredesin dedim, güldüler. Öyle bir şekilde yan yana getirelim ki sözcükleri, herkesi orospu olmaktan kurtaralım dedim, güldüler.
           Zaman geçti. Artık çıplakken bir şey söyleyemiyorum insanlara, kişiliklerim birbirleriyle yaşamayı öğrendi, gidecek başka bir bedenleri olmadığını anladı en sonunda.
İlaçlarımı düzenli kullanıyorum, sigarayı azalttım. Buradan çıkmama az kaldı, doktorum Alper bey söyledi. Geçende kendi kendime Cemal dedim Cemal -ismim cemal bu arada- hayatı güzelleştiren şey tehlikeyi sevmektir. Hayatı güzelleştirmek istiyorsan dünyanın en tehlikeli şeyini sevmeyi öğrenmelisin: insanı! Buna kendini sevmekle başlayabilirsin. Hak verdim Cemal’e. Güzel konuşuyordu, inandım ona.
             Cemal’e borcumu ödeyeceğim. Yeryüzünde insanlar tarafından kanatılmamış hiçbir aşık olmayı yeniden deneyeceğim. Cemal’e borcumu ödeyeceğim. Az kaldı, bekleyin beni.”
Bu öykü, Şizofreni Dernekleri Federasyonu liderliği ve Bilim İlaç desteği ile şizofreni hastalığına dikkat çekmek ve şizofreni hastalarını topluma kazandırmak amacıyla başlatılan “Gerçekler Maskelenmesin” isimli projenin 2010 yılı öykü yarışması birincisi olan ve Çanakkale’de zabıta memurluğu yapan Süveyda Ölüdeniz tarafından kaleme alınmıştır.
Bu arada ola ki bilmek isterseniz; yazarının mahlas isim olarak kendine seçtiği ‘Süveyda’ ismi, ‘yürekteki kara leke’ demekmiş. ‘Ölüdeniz’in ise Fethiye’deki tatil yöresi olmadığının farkındasınız zaten!
             Bense; “yüreğinizi, değerini bilenlere açın korkusuzca” der ve sonlandırırım bu yazıyı. Her nerede ve kimleyseniz şu an bu yazıyı okurken… Çekinmeksizin diyebiliyorsanız ona ‘seni seviyorum’; zaten seviliyorsunuz da demek değil midir ki bu?
Varsın herkes size deli desin!

Aşağıda okuyacağınız yazı, tıbben şizofren olduğu bilinen bir kişi tarafından yazılmıştır.
['Yazı okumak bana göre değil, video'su olsa da izlesem' derseniz, yazının altına bakıyorsunuz.]

“Ben deli değilim, benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar.
İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım, yanılmışım. Delirmeye bile hakkınız yok burada. Tımarhane delirme hakkının kutsandığı mabed değil midir? Değilmiş!
İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha iyi. Ben size ve kendime rahatça dil çıkarabilmek için burada değil miyim, bunun için kapatmadınız mı beni buraya. Elektroşoklar tersini söylüyor bunun. Hastabakıcının suratını görmem elektroşoka girmeme yetiyor da artıyor bile. Şehir cereyanını boşa harcamayınız efendim.
Hayatım boyunca kendim olabileceğim bir yer aradım.
Bu yer bazen bir insanın yüzü oldu, bazen sevdiğim bir kitapta altını çizdiğim cümle, bazen ölüler gibi haftalarca susmanın saltanatını yaşamak, bazen de denizin köpürdüyen mavi kaosunda eritmekle gözlerimi. Ama yetmedi bunlar. Sonuna kadar kendim olmak istedim, evreni kanatlamak pahasına. Sanatı denedim; otoriteye karşı çıkanların birbirlerine karşı imgelerle iktidar olma çabası. Polis olun efendim, daha saygın.
İnsanın kendi olabileceği tek yer gece kalbidir dedim sonra, insan yalnızken kendisidir diye de uzattım. Ama insanların ruhuma bu izinsiz girişleri yok mu, beni delirtiyor: ‘sevgilim beni ne kadar çok seviyorsun’lar, ‘felsefe yapma, aşka gel kendine gelirsin’ler, ‘insanları olduğu gibi kabul et, mutlu olursun’lar vb…
İnsanları olduğu gibi kabul edersem bu savaşları, bu gizli sömürüyü, bu öldürücü şiirsizliği de kabul etmiş olmaz mıyım; bu İsa’ya hem Edip Cansever’e, hem kendime, yeni doğan çocuklara ve gökyüzüne ihanet etmek olmaz mı?
Hepimiz deliyiz, akıllı taklidi yapmayı bıraktığımız anda tımarhaneye kapatılırız. İnsanlar akıllı taklidi yapmakta ne kadar da usta tanrım. Bense beceriksizliğim bu konuda, daha doğrusu akıllı taklidi yapmaktan bıktım. Normal olmaya çalışmak deli olmaktan daha zor. Belki de bunu anladım. Bir ofiste çalışıyordum, deli gömleğimin (seçkin bir markaydı) üzerine kravat takmayı bıraktım.
Beni kimin delirttiğini gerçekten merak ediyorum.
Babam olabilir diyorum, çocukluğumda az dövmedi beni sözcüklerle. Lise 2’de beni derste kuşumla oynarken yakalayan son Osmanlı Aysel de olabilir beni delirten. (Kaltak dediğime bakmayın, kızgınlığımdan söylüyorum, yağmurda ıslanmış bir köpek kadar aşıktım ona.) Tek tek beni kimin delirttiğini hesabını yapmak zor, kısaca beni insanlar delirtti diyebilirim. Beni insanların çıldırtmasındansa gökyüzünün çıldırtmasını isterdim, karanlık yağmurun, müziğin… Beni çıldırtma hakkını insanların elinden almalıyım.
Önemsiz deliliklerimi saymayacağım, beni buraya kapattıran son çılgınlığımı anlatacağım.
İntihar fikri yine tanrım olmuştu, aynadaki yüzüme tükürüp silahımı aldım ve mahallemizdeki büyük çukurca camisine gittim. Girdim içeri. Caminin tavanına iki el ateş edip namazı böldüm. Haklı olarak üzerime saldıran bir dindarı bacağından vurup ‘suküneti’ sağladım. Gerginlik caminin duvarını çatlatacak kadar büyüktü. Fazla vaktinizi almayacağım dedim.
Ve Perulu şair Cesar Mendoza’nın “Acı Çekene Saygı” şiirini okumaya başladım.
Tanrı’yla aynı fikirde değilim
İntihar edenlerin cehenneme gideceği konusunda
Kainatın yaratılışına katılmaktan bıktığımda ruhum
İntihar edeceğim ben de
Denenmemiş bir yolla

Nerdeyse bütün akıllı kalpler
İntihar edipsiktir çekmiş yeryüzüne
Ben ateist değilim, babasıymış gibi
Tanrı’ya küsen bir çocuğum

Eğer Tanrı intihar edenleri ve Nietche’yi
Cehenneme gönderirse
Cehennemde yanmayı tercih ederim ben de
Tanrı dürüstlüğü sever

Tanrı’nın hayal gücünü beğenmiyorum
Ben Tanrı olsam
Peygamberler göndermez
Direk konuşurdum insanlarla

Ben Tanrı olsam
Hitler’i iyi kalpli bir Yahudi olmakla cezalandırırdım
Yahut yetenekli bir yazar yapardım onu
İçindeki kötülüğü insanlara değil
Tuvallere boşaltırdı

Ben Tanrı olsam
Devletler yok olur
Gül kokulu bireyler var olurdu sadece
Atlar çılgın zamanlar koşardı

Ben Tanrı olsam
Düşünce gücüyle herkesin
İstediği karakter olmasını sağlardım
Dünya bir şiirin
Yaratılım sürecine dönüşürdü böylece

Ben Tanrı olsam intihar ederdim
İnsanlarla birlikte
Acı çekmeyi öğrenemediğim için

Sessizlik ağır bir kaya gibi hepimizin üzerine çökmüştü. Cemaat beni linç etmek için fırsat kolluyordu, seziyordum bunu. Tabancam tek dostumdu o anda. O sırada cemaatten yaşlıca bir adam bana doğru yürümeye başladı. Dur diye bağırdım, dur, yoksa… Dinlemedi yavaş yavaş ağır çekimde yanıma kadar geldi, gözlerinde diğerlerindeki gibi öfke değil, merhamet gibi bir şey vardı. Tanımıştım, babamın arkadaşı Ahmet abiydi.
‘Dinle beni, Allah’ın kendin olduğunu anlayıncaya kadar hep acı çekeceksin’ dedi usulca. Ellerim titremeye başlamıştı, bu sözler dikenli bir çalı gibi saplanmıştı içime ama acıtmıyordu. Silahımı aldı, beni linç etmek isteyen kalabalığı ve zamanı bir el hareketiyle durdurdu.
Sonrası… Sonrası buradayım işte. O yaşlı adam Ahmet abinin sözünü hatırladığımda sakinleşir gibi, içimdeki bir sırra erer gibi oluyorum ama izin vermiyor insanlar ve anılar kendim olmamama, içimin sularına bir balık gibi dalaraktan.
Dışarıdayken bir söz vermiştim kendime: onlar ne yaparsa ben tersini yapacağım diye. Onlar yalan mı söylüyor, ben doğruyu söyleyeceğim. Onlar boyun mu eğiyor, ben isyan edeceğim. Hem de her şeye. Onlar sanattan nefret mi ediyor, ben inadına Mozart dinleyeceğim, ölü yazarlarla dostluk kuracam, 7. Mühür’ü, Sonbahar’ı ve Seven’ı izleyeceğim. Onlar paraya mı tapıyor, ben yağmurda ıslanmaya tapacam. Onlar statünün getirdiği saygınlığa mı inanıyor, ben serseriliğe ve kaybetmişliğe sokak olacağım.
Sonuç: insanın tanrı’ya inancının kaybetmesinden daha kötü olan bir şey varsa, o da insanlığa inancını kaybetmesidir. Siz insansanız, ben insan olmayı reddediyorum. Deli olmam güllerle birlikte açmama, zamanın dışına taşmama engel değil; tam tersine bunlara açılan kapı.
Bu arada delilerin söz söyleme özgürlüğünden bol bol yararlanıyorum. Geçen gün bağırmaya başladım: sizin sığınacak bir Allah’ınız var, benim yok. Benim sığınacak yalnızca kelimelerim var.
Deliliğini topluma kabul ettirebilene dahi derler; ben ettiremedim, tımarhanedeyim. Güldüler. Aklın fazlası cehennem dedim, güldüler. Her çocuk tanrı’nın gönderdiği bir peygamberdir. Ve unuturuz büyüyünce peygamber olduğumuzu. Gider bir öğretmen oluruz, işçi, pezevenk, mühendis, memur dedim, güldüler. Şehir cereyanına bağladılar beni. Güldüler siktir çektiler, kalbimin içinde çarpan kalplere. Çirkinleştireni her yerde, ey dünyayı kutsallaştıran çılgınlık neredesin dedim, güldüler. Öyle bir şekilde yan yana getirelim ki sözcükleri, herkesi orospu olmaktan kurtaralım dedim, güldüler.
Zaman geçti. Artık çıplakken bir şey söyleyemiyorum insanlara, kişiliklerim birbirleriyle yaşamayı öğrendi, gidecek başka bir bedenleri olmadığını anladı en sonunda.
İlaçlarımı düzenli kullanıyorum, sigarayı azalttım. Buradan çıkmama az kaldı, doktorum Alper bey söyledi. Geçende kendi kendime Cemal dedim Cemal -ismim cemal bu arada- hayatı güzelleştiren şey tehlikeyi sevmektir. Hayatı güzelleştirmek istiyorsan dünyanın en tehlikeli şeyini sevmeyi öğrenmelisin: insanı! Buna kendini sevmekle başlayabilirsin. Hak verdim Cemal’e. Güzel konuşuyordu, inandım ona.
Cemal’e borcumu ödeyeceğim. Yeryüzünde insanlar tarafından kanatılmamış hiçbir aşık olmayı yeniden deneyeceğim. Cemal’e borcumu ödeyeceğim. Az kaldı, bekleyin beni.”
- See more at: http://www.fikiratolyesi.com/2011/02/16/benden-baska-herkes-deli-oldugu-icin-beni-deli-zannediyorlar/#sthash.szOWuTcB.dpuf
Aşağıda okuyacağınız yazı, tıbben şizofren olduğu bilinen bir kişi tarafından yazılmıştır.
['Yazı okumak bana göre değil, video'su olsa da izlesem' derseniz, yazının altına bakıyorsunuz.]

“Ben deli değilim, benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar.
İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım, yanılmışım. Delirmeye bile hakkınız yok burada. Tımarhane delirme hakkının kutsandığı mabed değil midir? Değilmiş!
İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha iyi. Ben size ve kendime rahatça dil çıkarabilmek için burada değil miyim, bunun için kapatmadınız mı beni buraya. Elektroşoklar tersini söylüyor bunun. Hastabakıcının suratını görmem elektroşoka girmeme yetiyor da artıyor bile. Şehir cereyanını boşa harcamayınız efendim.
Hayatım boyunca kendim olabileceğim bir yer aradım.
Bu yer bazen bir insanın yüzü oldu, bazen sevdiğim bir kitapta altını çizdiğim cümle, bazen ölüler gibi haftalarca susmanın saltanatını yaşamak, bazen de denizin köpürdüyen mavi kaosunda eritmekle gözlerimi. Ama yetmedi bunlar. Sonuna kadar kendim olmak istedim, evreni kanatlamak pahasına. Sanatı denedim; otoriteye karşı çıkanların birbirlerine karşı imgelerle iktidar olma çabası. Polis olun efendim, daha saygın.
İnsanın kendi olabileceği tek yer gece kalbidir dedim sonra, insan yalnızken kendisidir diye de uzattım. Ama insanların ruhuma bu izinsiz girişleri yok mu, beni delirtiyor: ‘sevgilim beni ne kadar çok seviyorsun’lar, ‘felsefe yapma, aşka gel kendine gelirsin’ler, ‘insanları olduğu gibi kabul et, mutlu olursun’lar vb…
İnsanları olduğu gibi kabul edersem bu savaşları, bu gizli sömürüyü, bu öldürücü şiirsizliği de kabul etmiş olmaz mıyım; bu İsa’ya hem Edip Cansever’e, hem kendime, yeni doğan çocuklara ve gökyüzüne ihanet etmek olmaz mı?
Hepimiz deliyiz, akıllı taklidi yapmayı bıraktığımız anda tımarhaneye kapatılırız. İnsanlar akıllı taklidi yapmakta ne kadar da usta tanrım. Bense beceriksizliğim bu konuda, daha doğrusu akıllı taklidi yapmaktan bıktım. Normal olmaya çalışmak deli olmaktan daha zor. Belki de bunu anladım. Bir ofiste çalışıyordum, deli gömleğimin (seçkin bir markaydı) üzerine kravat takmayı bıraktım.
Beni kimin delirttiğini gerçekten merak ediyorum.
Babam olabilir diyorum, çocukluğumda az dövmedi beni sözcüklerle. Lise 2’de beni derste kuşumla oynarken yakalayan son Osmanlı Aysel de olabilir beni delirten. (Kaltak dediğime bakmayın, kızgınlığımdan söylüyorum, yağmurda ıslanmış bir köpek kadar aşıktım ona.) Tek tek beni kimin delirttiğini hesabını yapmak zor, kısaca beni insanlar delirtti diyebilirim. Beni insanların çıldırtmasındansa gökyüzünün çıldırtmasını isterdim, karanlık yağmurun, müziğin… Beni çıldırtma hakkını insanların elinden almalıyım.
Önemsiz deliliklerimi saymayacağım, beni buraya kapattıran son çılgınlığımı anlatacağım.
İntihar fikri yine tanrım olmuştu, aynadaki yüzüme tükürüp silahımı aldım ve mahallemizdeki büyük çukurca camisine gittim. Girdim içeri. Caminin tavanına iki el ateş edip namazı böldüm. Haklı olarak üzerime saldıran bir dindarı bacağından vurup ‘suküneti’ sağladım. Gerginlik caminin duvarını çatlatacak kadar büyüktü. Fazla vaktinizi almayacağım dedim.
Ve Perulu şair Cesar Mendoza’nın “Acı Çekene Saygı” şiirini okumaya başladım.
Tanrı’yla aynı fikirde değilim
İntihar edenlerin cehenneme gideceği konusunda
Kainatın yaratılışına katılmaktan bıktığımda ruhum
İntihar edeceğim ben de
Denenmemiş bir yolla

Nerdeyse bütün akıllı kalpler
İntihar edipsiktir çekmiş yeryüzüne
Ben ateist değilim, babasıymış gibi
Tanrı’ya küsen bir çocuğum

Eğer Tanrı intihar edenleri ve Nietche’yi
Cehenneme gönderirse
Cehennemde yanmayı tercih ederim ben de
Tanrı dürüstlüğü sever

Tanrı’nın hayal gücünü beğenmiyorum
Ben Tanrı olsam
Peygamberler göndermez
Direk konuşurdum insanlarla

Ben Tanrı olsam
Hitler’i iyi kalpli bir Yahudi olmakla cezalandırırdım
Yahut yetenekli bir yazar yapardım onu
İçindeki kötülüğü insanlara değil
Tuvallere boşaltırdı

Ben Tanrı olsam
Devletler yok olur
Gül kokulu bireyler var olurdu sadece
Atlar çılgın zamanlar koşardı

Ben Tanrı olsam
Düşünce gücüyle herkesin
İstediği karakter olmasını sağlardım
Dünya bir şiirin
Yaratılım sürecine dönüşürdü böylece

Ben Tanrı olsam intihar ederdim
İnsanlarla birlikte
Acı çekmeyi öğrenemediğim için

Sessizlik ağır bir kaya gibi hepimizin üzerine çökmüştü. Cemaat beni linç etmek için fırsat kolluyordu, seziyordum bunu. Tabancam tek dostumdu o anda. O sırada cemaatten yaşlıca bir adam bana doğru yürümeye başladı. Dur diye bağırdım, dur, yoksa… Dinlemedi yavaş yavaş ağır çekimde yanıma kadar geldi, gözlerinde diğerlerindeki gibi öfke değil, merhamet gibi bir şey vardı. Tanımıştım, babamın arkadaşı Ahmet abiydi.
‘Dinle beni, Allah’ın kendin olduğunu anlayıncaya kadar hep acı çekeceksin’ dedi usulca. Ellerim titremeye başlamıştı, bu sözler dikenli bir çalı gibi saplanmıştı içime ama acıtmıyordu. Silahımı aldı, beni linç etmek isteyen kalabalığı ve zamanı bir el hareketiyle durdurdu.
Sonrası… Sonrası buradayım işte. O yaşlı adam Ahmet abinin sözünü hatırladığımda sakinleşir gibi, içimdeki bir sırra erer gibi oluyorum ama izin vermiyor insanlar ve anılar kendim olmamama, içimin sularına bir balık gibi dalaraktan.
Dışarıdayken bir söz vermiştim kendime: onlar ne yaparsa ben tersini yapacağım diye. Onlar yalan mı söylüyor, ben doğruyu söyleyeceğim. Onlar boyun mu eğiyor, ben isyan edeceğim. Hem de her şeye. Onlar sanattan nefret mi ediyor, ben inadına Mozart dinleyeceğim, ölü yazarlarla dostluk kuracam, 7. Mühür’ü, Sonbahar’ı ve Seven’ı izleyeceğim. Onlar paraya mı tapıyor, ben yağmurda ıslanmaya tapacam. Onlar statünün getirdiği saygınlığa mı inanıyor, ben serseriliğe ve kaybetmişliğe sokak olacağım.
Sonuç: insanın tanrı’ya inancının kaybetmesinden daha kötü olan bir şey varsa, o da insanlığa inancını kaybetmesidir. Siz insansanız, ben insan olmayı reddediyorum. Deli olmam güllerle birlikte açmama, zamanın dışına taşmama engel değil; tam tersine bunlara açılan kapı.
Bu arada delilerin söz söyleme özgürlüğünden bol bol yararlanıyorum. Geçen gün bağırmaya başladım: sizin sığınacak bir Allah’ınız var, benim yok. Benim sığınacak yalnızca kelimelerim var.
Deliliğini topluma kabul ettirebilene dahi derler; ben ettiremedim, tımarhanedeyim. Güldüler. Aklın fazlası cehennem dedim, güldüler. Her çocuk tanrı’nın gönderdiği bir peygamberdir. Ve unuturuz büyüyünce peygamber olduğumuzu. Gider bir öğretmen oluruz, işçi, pezevenk, mühendis, memur dedim, güldüler. Şehir cereyanına bağladılar beni. Güldüler siktir çektiler, kalbimin içinde çarpan kalplere. Çirkinleştireni her yerde, ey dünyayı kutsallaştıran çılgınlık neredesin dedim, güldüler. Öyle bir şekilde yan yana getirelim ki sözcükleri, herkesi orospu olmaktan kurtaralım dedim, güldüler.
Zaman geçti. Artık çıplakken bir şey söyleyemiyorum insanlara, kişiliklerim birbirleriyle yaşamayı öğrendi, gidecek başka bir bedenleri olmadığını anladı en sonunda.
İlaçlarımı düzenli kullanıyorum, sigarayı azalttım. Buradan çıkmama az kaldı, doktorum Alper bey söyledi. Geçende kendi kendime Cemal dedim Cemal -ismim cemal bu arada- hayatı güzelleştiren şey tehlikeyi sevmektir. Hayatı güzelleştirmek istiyorsan dünyanın en tehlikeli şeyini sevmeyi öğrenmelisin: insanı! Buna kendini sevmekle başlayabilirsin. Hak verdim Cemal’e. Güzel konuşuyordu, inandım ona.
Cemal’e borcumu ödeyeceğim. Yeryüzünde insanlar tarafından kanatılmamış hiçbir aşık olmayı yeniden deneyeceğim. Cemal’e borcumu ödeyeceğim. Az kaldı, bekleyin beni.”
- See more at: http://www.fikiratolyesi.com/2011/02/16/benden-baska-herkes-deli-oldugu-icin-beni-deli-zannediyorlar/#sthash.szOWuTcB.dpuf

Jean Jacques Rousseau ve Toplum Sözleşmesinde Egemenlik

11 Ağustos 2013 Pazar | yorum ( 1 )

Jean Jacques Rousseau ve Toplum Sözleşmesinde Egemenlik
Düşünce tarihine bakıldığında etki alam oldukça geniş olan ve köklü değişimlere kaynaklık ettiğini gözlemlediğimiz önemli bazı düşünürler vardır. Bu düşünürler, yaşadıkları döneme ya da çağa damgasını vurmuş ve adeta varlıklarıyla o dönemin simge şahsiyetleri olma unvanım kazanmışlardır. Ünlü düşünür Jean-Jacques Rousseau da söz konusu ettiğimiz etkileşimi ve değişimi gerçekleştiren bu düşünürlerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Onun özellikle siyasal düşünceleri ve yaklaşımları yeni bir ideolojinin öncülüğünü yapan ve çağının ötesinde duran görüşleri ile ciddi anlamda etkiler yaratmıştır. Rousseau'nun egemenlik anlayışı üe ilgili düşüncelerinin irdelenmesine geçmeden önce, onun siyasal düşünüşünün odağını oluşturan temel görüşlerini ele alarak, sistemini hangi düşünce yapısı üzerine kurduğunu ve nasıl bir yöntem izlediğini görmeye çalışalım. Rousseau'nun siyasal düşünüşünü ördüğü yumaklardan biri, kendisini ilkin Bilimler ve Sanatlar Üzerine Konuşma adlı eserinde ortaya koyan uygarlığa tepkidir. Rousseau'ya göre, bilimler ve sanatlar insanları bağlayan zincirleri çiçeklerle örter, özgür yaşamak için doğmuş görünen insanların damarlarında taşıdıkları özgürlük duygusunu söndürür, onlara kölelik yaşamını sevdirir; onları uygar toplumlar dediğimiz kitleler haline sokar. Ona göre, bilimlerin ve sanatların gelişmesi ve ilerlemesi insan ruhunu bozmuştur. Bu bozulmanın başlangıcı yeryüzü kadar eskidir. Rousseau, bilimin ve sanatların gelişmesi ve ilerlemesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan uygarlık anlayışına tepkilidir. Çünkü, bütün bu gelişmeler insanları doğa durumundan uzaklaştırmıştır. Rousseau'ya göre ilkel toplum, insanın insanı sömürmediği, lüksün ve eşitsizliğin insanın ahlâkını bozmadığı bir özgürlük ve eşitlik toplumudur. Rousseau'nun tasarladığı bu ilkel topluluk modeli, onun uygar toplumu eleştirmesinde ve uygar toplumda yapılacak reformlara ilişkin düşüncelerini oluşturmasında yardımcı olmuştur. Rousseau uygar toplumu, insanın iyi doğasının bozulup, erdemin yok olduğu, özgürlüğün yerini tutsaklığın aldığı bir toplum olarak görür. Bu bağlamda şöyle bir soru sorulabilir: Acaba Rousseau, insanların ilkel topluma dönerek uygarlığın hastalıklarından ve kötülüklerinden kurtulabileceklerini mi düşünüyordu ya da böyle bir öngörüsü mü vardı? Alâeddin Şenel'e göre, Rousseau'nun siyasal düşünüşünün tümü göz önüne alındığında, bu görüşe katılmak olanaksızdır. Ona göre doğru yorum, Rousseau'nun "uygar toplum içinde, ilkel topluluğun erdemlerine yemden kavuşmanın yollarım aradığı, ilkel topluluğun erdemleriyle uygar toplumun yararlarım bir araya getirecek bir düzeni araştırdığındır. Rousseau, insanları yaratılışları gereği sosyal varlıklar olarak görmez. Sosyal varlıklar olmayan insanlar bu anlamda bir toplum meydana getirememişler ve böylece bütünüyle başıboş olarak sürüler halinde yaşamışlardı. Bu durumda insan özgür, mutlu ve her türlü baskıdan uzak bir hayat yaşıyor, herkes, mevcut her şey üzerinde sınırsız haklara sahip bulunuyordu. Böyle bir ortamda, iyi-kötü, haklılık-haksızlık, eşitlik-eşitsizlik ve mülkiyet gibi kavramlar gelişmemişti, dolayısıyla insanlar her bakımdan birbirleriyle eşit durumdaydılar. Onun anlayışında böyle bir yaşama biçimi, doğal yaşama biçimiydi ve bu açıdan dolayı bu dönem, insanların altın çağı olarak adlandırılabilir. Doğada kendi halinde yaşayan, toprağı işleyen, doğayla meşgul olan insanlarda zamanla (insanların zaman içerisinde yeni buluşlara imza atmaları ve değişen şartlar dolayısıyla) iyi-kötü, haklıhk-haksızlık, eşitlik-eşitsizlik ve mülkiyet gibi kavramların varlığı gelişmeye başladı. İşte bu zamana kadar özgür, mutlu ve eşit olan, mülkiyet kaygısı olmayan "doğa insanı", bu andan itibaren "uygar insan", "uygar toplum" insanı haline geldi. Yani mutluluk sona erdi, özgürlük ve eşitlik kalmadı. Mülkiyet ve çıkar hırsı ile hareket eden uygar toplum insanı; baskının, terörün, gasp, yağma ve istismarın hüküm sürdüğü korkunç bir felakete sürüklendi4. İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı adlı eserinde Rousseau, uzun ve ayrıntılı bir biçimde doğa durumunu anlatır. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, doğayla içice yaşayan ve herhangi bir kaygısı olmayan insanın, uygarlıkla tanışmasıyla gelen olumsuzluklara kendini kaptırması, bir anlamda iyiliğin bitişi, kötülüklerin başlangıcı olmuştur. Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip "bu, bana aittir!" diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu diyerek doğa durumundan uygar topluma geçişin nasıl meydana geldiğini anlatmaya çalışan Rousseau, doğa durumundan uygar topluma geçiş hakkında birbirinden farklı iki görüş öne sürer. İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı adlı eserinde Rousseau, uygarlığın, eşitsizliğin kötülüklerinden söz eder ve uygar topluma mülkiyetin ve uygarlığın doğa durumu eşitliğini bozmasıyla geçildiğini söyler. Toplum Sözleşmesi adlı eserinde ise, bu geçişin bir sözleşme ile olduğu düşüncesindedir. "Birincisinde geçiş çok kötü, ikincisinde ise hiç de kötü olmayan bir adımdır. Rousseau, iki ayrı kitabında savunduğu iki ayrı ana düşünceye göre bu ana düşüncelerini destekleyecek iki ayrı geçiş çizmiştir. Bu iki geçiş birbirleriyle tutarlı görünmezler. Aralarındaki farklıhk ancak, birincisinin "tarihsel" durumu, ikincisinin "kuramsal" bir sorunu açıklamak için çizilmiş olabileceği söylenerek açıklanabilir." Rousseau'ya göre, mülkiyet kurumunu ortaya çıkaran insan zihniyeti aynı zamanda, insanlık tarihini kana bulayan, hırsızlıkların, gasp ve cinayetlerin, savaşların ve felaketlerin de ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir. Bu bağlamda, insanların mülkiyet kurumunu ortaya çıkarması ve bu düşüncenin giderek toplumun bütün kesimlerini, sonuçları ve yapısı bakımından olağanüstü etkilemesi bir anlamda Rousseau'yu farklı bir arayışa yöneltmiştir. Bu anlayış onun geliştirdiği siyasal kuramına da kaynaklık etmiştir denilebilir. Mülkiyet kurumunun varlığıyla temeli atılan uygar toplum Rousseau'ya göre, içerisinde derin bir eşitsizliği sadece barındıran bir toplum değil, aynı zamanda bunu besleyen ve talep eden bir toplumdur ve böyle bir yapı insanlar arasındaki bozulma ve sefaleti giderek arttırmaktadır. Ayrıca, bir grup güçlü ve nüfuzlu insanın başkalarını egemenlikleri altına almalarıyla da, insanlar arasında efendi-köle ilişkileri doğmuştur. Bu ilişki, uygar topluma geçişin en belirgin ve en temel göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Efendi-köle ilişkisini zorunlu kılan ve Rousseau tarafından böyle bir ilişkinin varlığına neden olarak görülen uygar toplum, zaafları olan ve olumsuz bir çok yapılanmayı içerisinde barındıran bir toplum olmasının yanında belki de en çok karşı çıkılan yönü de, birçok olumsuzluğu olumlayarak yarattığı yeni toplum modeli anlayışıyla kendini kabul ettirme çabasıdır. Her ne kadar doğa durumu ve buradaki erdemlerin savunuculuğunu da yapsa Rousseau, artık geriye dönüşün, yani doğa durumuna dönüşün (bazılarına göre ilkel topluma geri dönüşün) mümkün olmadığı düşüncesindedir. O halde yapılması gereken, insanları sürüklendikleri bu çıkmazdan kurtarmak ve yeni bir yaşam biçimi geliştirmektir. Rousseau, insanların bu çıkmazdan ve sefaletten bir sözleşme aracılığı ile kurtulabileceklerine inanır. Ona göre, bu sözleşme öyle bir sözleşme olmalı ki, her birey diğerleriyle birleşecek, bu ortak güçle her bireyin can ve mal güvenliği sağlanacak ve herkes diğerleriyle birleştiği halde sadece kendi iradesine saygı gösterecek ve eskiden ne kadar özgürse yine öyle özgür kalacaktır. Rousseau, "insan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur. Falan kimse kendini baskalannın efendisi sanır ama, böyle sanması, onlardan daha da köle olmasına engel değildir" şeklindeki ifadeleriyle başlayan Toplum Sözleşmesi adlı eserinde, insanların doğa durumundan uygar topluma geçiş sürecini ve bu süreçte etkin olan düşünce modelinin bir çerçevesini çizmektedir. "Rousseau bununla, özgürlüklerin ve eşitliklerin kaynağının doğa durumunda olduğunu, ancak eşitliğin ve özgürlüğün uygar toplumda da sürmesi gerektiğini göstermek istemiştir". Doğa durumundan uygar topluma geçişin bir sonucu olarak ortaya çıkan ve özellikle mülk edinme noktasında oluşabilecek kavgaların önlenmesi ve en azından insanların doğa durumundaki erdemlerinin (özgürlük, eşitlik, hak vb. gibi) uygar toplumda da yaşatılabilmesi için yapmış oldukları sözleşme, her bireyin hakkım toplumsal yaşamda da korumak için yapılmış bir sözleşme niteliğindedir. Bu sözleşmenin ana unsurunu, tek tek bireylerin haklamun korunması ve güvence altına alınması oluşturmaktadır. Bu sözleşmenin nihai hedefi, insanlar arasındaki kavga durumunu ortadan kaldırmak ve kaba kuvvete dayanmayan yaşanabilir bir toplum düzeni oluşturmaktır. İşte tam bu noktada ortaya çıkan ve sözleşmenin dayandığı en temel unsurlardan birisi olan egemenlik kavramı, Rousseau'nun siyasal düşünüşünün de en temel kavramıdır. Egemenliğin kime ait olduğu ve nasıl kullanılacağı noktasında çok önemli tespitler yapan Rousseau, bu görüşleriyle siyasi tarihteki yerini almıştır. Rousseau, egemenliğin sahibi olarak halkı görmektedir. Ona göre, egemenliğin kaynağı ve sahibi halktır. Yani egemenlik, bir tek zümrenin ya da bir tek kişinin tekelinde değildir. Egemenlik, bütünüyle halka aittir. Egemenliğin kullanılması noktasında, Rousseau'nun sisteminin en önemli yapı taşlarından birisi olarak karşımıza çıkan "genel irade" kavramının analizinin iyi yapılması gerektiği düşüncesindeyiz. Rousseau'ya göre, bireysel çıkarlar ile toplumsal çıkarları birbiriyle bağdaştırmak için devreye "genel irade" kavramı girmelidir. Ona göre, "toplumu oluşturacak, bütün insanların kendilerini hem öteki insanlara bağlamalarını, hem de kendilerine itaat ediyor olmalarını ve eskisi kadar özgür kalabilmelerini sağlayacak durum, herkesin bütün haklarını bir "genel irade" ye devretmesiyle yaratılır". Herkesin haklarını birer birer devretmesiyle ortaya, toplumu yönetecek olan "genel irade" denen ortak bir güç çıkmaktadır. Rousseau açısından bakıldığında, genel irade her zaman doğrudur ve kamusal yararlara yöneliktir. Hemen şunu belirtelim ki, Rousseau da, iradeyi genel yapan oyların sayısından çok, onları birleştiren ortak yarardır. Çünkü, bu sistemde herkes, başkalarına kabul ettirdiği koşullara ister istemez kendisi de boyun eğer. Rousseau'ya göre bu, çıkarla adaletin uyuşmasının güzel bir örneğidir ve ortak görüşmelere hak duygusu katar. Toplumsal sözleşme, insanlar arasında öyle bir eşitlik kurar ki, herkes aynı koşullar altında verdiği sözlere bağlanır ve aynı haklardan yararlanır. "Böylece, sözleşmenin özü gereğince, her türlü egemenlik işlemi, yani genel istemin her türlü işlemi yurttaşları eşit olarak bağlar ya da kayırır; öyle ki, egemen varlık yalnız ulusun bütününü tanır ve onu oluşturanlar arasında hiçbir ayrılık gözetmez". Rousseau'ya göre, toplumsal sözleşme ile devleti meydana getiren bireyler, bütün doğal hak ve özgürlüklerinden topluluk lehine feragat etmektedirler. Ancak bundan sonra, yani devletin ortaya çıkmasından sonra bireyler garanti altına alınmış medeni haklar elde etmektedirler. Böylece, bireyler artık devlet içinde, onun garantisi altında hak ve özgürlüklere sahip olmuş olmaktadırlar. Bireylerin eskiden olduğu gibi özgür kalması toplumsal sözleşme gereğidir. Bu sözleşmenin garantisi, bireylerin haklarım isteyerek devrettiği ve onların korunmasını sağlamakla yükümlü gördüğü devlettir. Rousseau'ya göre, bizim her birimiz, birey olarak kendini ortaklaşmaya ve bütün gücünü de genel iradenin en üstün yönetimine koymaktadır. Böylelikle her bir birey, bütünün bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. O, bu düşüncesiyle, "sırasıyla bireyi bir "kişi" olarak ele almakta, onun bu "kişi" varlığını "ortaklaşma"ya, yani paylaşıma sunmakta ve onun sahip olduğu her tür "gücü" de "genel istencin en üstün, en yüce yönetimine" hizmette kullanmasını istemektedir. Çünkü amaç, bir toplumsal "bütün" yaratmak, onun "ayrılmaz parçası olarak" da "üye"lerini göstermektedir. Bu üyelerin bir araya gelmeleri, güçlerini bir araya getirmeleri sonucu "genel istenç" ve onun "yönetimi" ortaya çıkacaktır"'. Rousseau'daki genel irade, özellikle bir ortaklık eylemini gerçekleştirmekten başka bir şey değildir. O, Toplumsal Sözleşme adlı eserinde, bir ortaklık yaratmakta, yarattığı bu ortaklık toplum olmakta ve ortaklığın her bir ortağı da toplumun üyesi olan yurttaş olmaktadır. Ancak Hegel, Rousseau'nun bu tespitine karşı çıkmaktadır. Hegel'e göre, devletle yurttaş arasında bir anlaşma yapılması kesinlikle mümkün değildir ve devlet asla bir "ortaklık edimi" olarak kabul edilmeyecektir. Hegel, Rousseau'nun "genel irade" kavramından oldukça etkilenmiş ve bunu yepyeni bir düşünce olarak görmüştür. Buna rağmen, onun sözleşme kavramını da aynı oranda eleştirmiştir. "Rousseau,
halkı bir somut gerçeklik olarak düşünmekte, bir tek onu, yine onu meydana getiren, onun yaşamım ortaya çıkaran bütün herkesin istencini kapsama ve temsil etmede muktedir görmektedir". Bu bağlamda şunu söyleyebiliriz: Sözleşme aracılığı ile devletle yurttaş arasında ortaya çıkan ilişki, yani her bir ortağın devletle angajmanında ve vaadinde, aynı anda hem ortaklık eylemini hem de yurttaşın özgürlüğünü belirleyen çift yönlü
bir ilişkinin varlığı söz konusudur. Rousseau'nun toplumsal sözleşmesinin odağını oluşturan egemenlik kavramı, Rousseau bağlamında ancak eşitlik ve eşitsizlik kavramlarının açılımının yapılması ve anlamlı hale getirilmesiyle anlaşılabilir. Ona göre eşitlik, "sözde yasal bir kurgu değildir. Eşitsizlikte, başkalarının katlanabileceği bir şey değildir"'. O, bütün kusurlarımızın eşitsizlikten kaynaklandığını söyler. Bu bağlamda da, etik dünyanın bütünüyle yeni bir bakış açısıyla ele alınması gerektiğini ifade eder. Bu, toplumun çoğunluğu tarafında da böyle görülmektedir'. Rousseau, eşitliğe dayalı sosyal bir düzen kurma isteğinden hiçbir şekilde çekinmemiştir. Yaşamı boyunca bu amaca dönük çalışmalar ve eylemler sergileyen Rousseau, ortaya koymuş olduğu toplum sözleşmesi modeliyle de, insan özgürlüğünün garanti altına alınması yolunda ufuk açmıştır.

Medya Araçsallaşmış Bir İktidar mıdır ?

8 Ağustos 2013 Perşembe | yorum

"Asıl sorun, özgür bir toplumda mı yoksa bir çeşit kabullenilmiş totalitarizm altında olayların merkezinden uzaklaştırılmış şaşkın sürü olarak bir yerlere sürülen, dehşete düşürülen vatansever sloganları bas bas bağıran, hayatları için sürekli korku duyan, huşu işe kendilerini yok olmaktan kurtaran liderlere hayran olan; eğitimli sınıflarınsa bir emirle uygun adıma geçerek kendilerinden beklenen sloganları tekrar ettiği ve evinde değerlerini kaybederek gerileyen bir toplumda payımıza düşeni mi yaşamak istediğimiz. 
 Bu bir seçimdir. Yüzleşmek zorunda olduğumuz bir seçim. Böylesi soruların cevabı aslında büyük ölçüde senin benim gibi insanların elinde."
Noam Chomsky

Medya Araçsallaşmış Bir İktidar mıdır ?
 Gustave Le Bon, Kitleler Psikolojisi adlı eserinde insanlığın bir kitleler çağına girdiğini ve yönetimin kişilerin insiyatifinde çıkıp kitleler tarafından belirlendiğini söylemişti. Ancak bunu söylerken, kitlelerin azınlıklar tarafından kontrol edilen ve kendilerine benimsetilen gerçeklerin dışına çıkamayan iradesiz çoğunluklar hâline gelebileceğini tahmin edemediğini düşünüyorum.
         Çünkü her ne kadar iktidarın seyrini belirleyen halk kitleleriymiş gibi görünse de, bu kitlelerin iradesi basit bir oyundan ibarettir.Ancak kitleler, iktidar için uyutulabildiği ve yalanlara inandırılabildiği sürece tehlikesizdir. Çünkü bir şeylerin farkına vardıklarında kendilerine nasıl aşağılıkça bir oyun oynandığını anlayacak ve yakın zamanda tanık olduğumuz gibi, bu sirkin sahiplerine ve soytarılarına karşı ayaklanacaklardır.
        İktidar, ayaklananmanın büyümesini önlemek için kendisine başkaldıran insanları, halkın geri kalanına kan emici yaratıklar olarak göstermek zorundadır. Kendini aklayabilmek için devamlı olarak yalanlar üretir ve bir beyin yıkama sistemi hâline gelen medya yoluyla insanları, kendisine başkaldıranların kötü olduğuna inandırır. Bu beyin yıkama, kitlelerin çocukların bile inanmayacağı kadar aptalca yalanlara inanmalarını sağlar.
 İşte Hermes'in Laneti tam olarak burada başlar. Hermes, Yunan mitolojisinde tüccarların, hırsızların ve kumarbazların koruyucusu, tanrıların en kurnazıdır. Apollon'un ineklerini çalar ve cezalandırılmak için Zeus'a götürüldüğünde bir kaplumbağa kabuğundan yaptığı gitarı çalarak Zeus'u ve Apollon'u etkiler. Zeus, Hermes'i cezalandırmak yerine ona bir çift kanatlı ayakkabı verir ve onu tanrıların habercisi yapar. 
Hermes'in en önemli özelliği yalancılığıdır. Zeus, Pandora'yı yaratırken yalan ve hile yetisini Hermes'ten istemiştir. Onun bir özelliği de itaatkar ve hizmetkâr oluşudur. Olympos eğlencelerinde tanrılara hizmet eder, onlar için odun keser, et pişirir ve bütün zamanını diğer tanrılara hizmet etmekle geçirir.
 Bugün medyanın büyük kısmı Hermes'i totem edinmiş gibi, onun geleneğini devam ettiriyor. Eğer politeizm günümüz toplumunda yaygın olsaydı, bugün herkesi provakatör ve terörist ilan eden penguen sever gazete ve televizyonların habercileri, TRT binasının olduğu yere Hermes'in tapınağını inşa eder heykelleri etrafında dönüp onun sunağında kurban keserlerdi. Hermes artık bir tanrı değil, mitoloji kitaplarında kalmış bir figürken bile onun geleneğine bu kadar sadık kalmaları bunu düşündürüyor. Tıpkı Hermes gibi bütün varlıklarını yalan ve hile üzerine kurup, egemenlerin sofrasında onlara hizmet ediyorlar.
 Medyanın manüpilasyonuna maruz kalıyorken ve onun tarafından, ülkenin büyük bir kesimine "vandal, terörist, kan emici" olarak gösteriliyorken bu sistemi ve nasıl işlediğini iyi anlamamız lâzım.
Bugün medyanın görevi, halkı devletin politikalarına alıştırmak, hiç bir insanın onaylamayacağı barbarlıklar devlet tarafından yapıldığında meşru göstermek ve insanlara sorunlarını unutturup dikkatlerini başka yerlere çekmektir. Diktatörlerin ve otoriter yönetimlerin, kolluk kuvvetlerinde daha çok önem verdikleri bir şey varsa o da propaganda ve bu propagandanın yayıldığı medyadır. Çünkü halkı kolluk kuvvetleriyle tamamen sildirmek zahmetli ve kesin sonuç vermeyecek bir iştir, ancak beyinlerini yıkayarak ve kendi yalanlarını mutlak doğruymuş gibi benimseterek teslim almak, devleti güçlendirecek ve silahın elde edemediği otoriteyi halkın üzerinde sağlayacaktır.
 1937'de Pennysylvania'da Johnstown çelik işçileri büyük bir grev yaptılar. 30lu yıllar boyunca ABD'deki işçi mücadeleleri sonuç vermeye başlamış ve işçiler 1935 Wagner Yasası gibi kazanımlar elde etmişlerdir. Doğal olarak bu durum sermayenin ve iktidarın pek hoşuna gitmedi. Bu yüzden grev kırma yoluna gittiler, ancak şiddete başvurmak işe yaramıyordu. Grevi kırmak için yapılması gereken şey propagandaydı ve bu propagandanın amacı grevcilerin topluma zarar veren bozguncular olduğuna inandırmaktı. Çünkü Amerika, işçi, işveren, ev hanımı ve bir çok insanın bir arada yaşadığı uygar bir toplumdu ve kötü niyetli bozguncular bu uyumu mahvetmeye çalışıyorlardı. Bu kara propaganda işe yaradı ve bu yöntem bir daha sonra da "Mohawk Valley Yöntemi" olarak grevlerin kırılmasında kullanıldı.*
 İşte bu yöntem, insanları kandırmanın en etkili yoludur. Sistem, insanlara çocukluktan itibaren benimsetilen bazı değerlerin tehdit edildiğinden ve eğer bozguncu sürüsü ortadan kalkmazsa zarar göreceğinden bahseder. Eğer işçiler grev yapıyorsa kutsal Amerika tehlikededir. Eğer birileri Kürtçe konuşuyorsa atalarımızın kanıyla kurulmuş yüce Türk devleti tehlikededir. Ne kadar farklı yerlerde kullanılırsa kullanılsın bu propagandanın özü aynıdır: ortada insanların ortak çıkarlarını ve toz pembe sistemi tehdit eden kötü niyetli insanlar vardır, bunlar mutlak huzurun sağlanması ve değerlerin korunması için yok edilmelidir.
 Düşünmeye üşenen ve sahip olduklarını kaybetme korkusunda olan kitleler, bu yapay tehditlerden korkarak beyne sahip olarak doğmuş hiç bir canlının inanmayacağı kadar ahmakça yalanlara inanmaya başlarlar. Dünyayı saran bir Komünizm tehlikesi olduğu için Ronald Reagan ve onun desteklediği El Salvador çeteleri  kahramandır. Müslümanlar medeniyeti tehdit ederken onların üstüne ordularını yollayan George Bush, medeniyetin koruyucusudur. Almanları Çingenelerin ve Yahudilerin zulmünde koruyan Adolf Hitler bir kahramandır. Kardeş kardeşi öldürürken tanklarıyla ülke yönetimini ele geçirip binlerce insanı işkencelerde öldüren Kenan Evren iyi biridir. Ulu bir önder ülkenin bütünlüğünü korumak için Dersim'de katliam emri verir. Faiz lobisi, ülkenin büyümesini çekemezken onun kışkırttığı çapulcularla mücadele eden Tayyip Erdoğan bir kahramandır, binlerce insanı yaralayan, işkence eden, taciz eden ve bazılarını öldüren polis ise cennetin kutsal koruyucularıdır.
Tüm bu kahramanlar, yüce insanlar binlerce insanın acı çekmesine sebep olmuştur ancak ülkenin bütünlüğü ve medeniyetin tehlikelerde korunmas yanında bunun lafını etmek yakışık almaz. Çünkü değerler uğruna bazı fedakarlıklar gösterilmelidir. Sistemin ve onun medyasının bize benimsettiği düşünce tam olarak budur. Hermes'in geleneğinde gelen medya her zaman ezenin yanında olacak ve ezilenleri yok edilmesi gereken kötü niyetli insanlar olarak gösterecektir.
 Bugün medyanın ikiyüzlülüğüne tanık olunduğu hâlde, insanların eski yalanlara inanmaya devam etmeleri ve kendilerini vandal olarak gösteren medyanın on yıl önceki yalanlarını hâlâ benimsiyor olmaları da trajikomik bir durumdur. Yaşadığımız ülkede kimse ABD'nin Irak'a baskı altındaki halkı kurtarmak için gittiğine inanmazken, herkes okyanus ötesinde üretilen bu yalanın farkındayken, Güneydoğu'daki sorunun sadece ihanet etmek için bomba patlatan birkaç başı bozuğun meselesi olduğuna inanmak oldukça popülerdir. İnsanlar bir yandan medyanın yalancılığına küfrederken, diğer yandan bu yalancılığa inanmaya devam etmektedirler.
 İşte kurtulunması gereken budur. Bilinmelidir ki, iktidar ve onun medyası halka asla doğruyu söylemeyecek ve medya tıpkı Hermes gibi, iktidarda olanlara ayırt etmeden hizmet edecektir.
*Noam Chomsky - Medya Denetimi

Son Fırsatlar