Kesin Olmayanı Seçmek

17 Ağustos 2013 Cumartesi | yorum ( 2 )


      
Kesin Olmayanı Seçmek
         Bilimlerde sağlam ve sabit bir yapı kurma hedefiyle yola çıkan Descartes şüphe yöntemiyle "eski kanıların zeminini" sorunsallaştırmış ve bunların geçersizliğini ortaya koymuştur. Bu yıkıcı tavırla Descartes, bilimlerdeki sağlam temelin (felsefe ağacının kökü olan ve ilk ilke ve nedenleri araştıran metafiziğin, ilk felsefenin) ancak kendisinden artık şüphe edilemeyecek, açık ve seçik olarak kavranan bir Arkhimedes noktası olabileceğini düşünür ve bu Arkhimedes noktasını ise "şüphe ediyor oluşundan artık şüphe edemeyeceği " oluşu temelinde, şüphe ediminin öznesinde, "ben"de (Ego) bulur. Benin mevcudiyeti her türlü şüpheden bağımsızdır Descartes'a göre. Şüphe eden, yani düşünen şey (res cogitans) olarak "ben'im, ben varım; bu kesindir" (ego sum, ego existo; certum est). Böylece öznenin kendisine ilişkin bir kesinliği yakalamış olur Descartes. Bu kesinlik çizgisine ilk yanıt, kesinsizlik çizgisinden hareket eden Pascal'den gelmiştir. Böylece kesinliği temel alan modern özne fikrine karşı, varoluşsal kesinsizliği temele alan filozofların (Kierkegaard, Heidegger gibi filozofların) yolunu açan Pascal'dir denebilir.

İlk bakışta Pascal bir Ortaçağfilozofu gibi görünür. Onun üç düzeni birbirinden ayırması ve bu üç düzene göre çeşitli bilme yetileri ortaya koyması bir Bonaventura’nın, bir Gazali’nin mistisizminden farklı değildir. Bedenler düzeni (ordre des corps), tinler düzeni (ordre des esprits) ve sevgi düzeni (ordre de la charité) ve bunlara karşılık gelen duyular, akıl ve kalp ayrımı. Bunların aynısınıGazali’de de bulabiliriz. Tanrıyı bize sunanın akıl değil de kalp oluşu (s.134), kalbin aklın bilemeyeceği kendi nedenlerinin olduğunu söylemesi (s. 134), bütün bunlar ortaçağ mistisizminden hiç de farklı olmayan şeyler. Ayrıca Tanrı’nın hakikat, en yüksek iyi ve mutluluk kaynağı oluşu, insanın melek ile hayvan arasında oluşu, bir orta oluşu vs. de Augustinuscu geleneğe tamamen uygun.Ona göre insan ne melektir ne de hayvan, mutsuzluk meleği hayvan yapar. (S. 164) ve tanrısız insanın sefaleti (misere); tanrıyla ise insanın kutluluğu (félicité) (s. 21) sözkonusudur ki, bu düşünceler de yine Augustinuscu çizgide ele alınması gereken düşüncelerdir. Peki, Pascal’i bizim açımızdan önemli kılan nedir öyleyse? Bunun nedeni Pascal’in sonsuzluğu düşünürken her zaman işin içine hiçliği de katması,sonsuzluğu hiçlikle, insanı da sonsuzlukla bağlantılı olarak düşünmesi. İnsanın aradalığına vurgu yapması. Gerçi insanın tanrı ile hiçlik arasında olduğu düşüncesi tüm bir Kartezyen geleneğin ortak düşüncesidir. Ama Pascal'den farklı olarak hem Descartes, hem de Malebranche bunu "insanın hata yapmaya yatkın bir varlık" olduğu düşüncesini temellendirmek için ortaya koymuşlardır. İnsan arada olduğu için hata yapar ve bu onun zavallılığının nedenidir. Burada epistemolojik kesinlik çizgisinin içine aksiyolojik öğelerin sızdığını görüyoruz. Malebranche, Hakikatin Araştırılması'nda bu konuda şöyle diyor: "Yanılma insanların zavallı olmalarının nedenidir. Yeryüzünde kötülüğe yol açmış olan kötü ilke işte budur. Ruhumuzda bize acı duyuran kötülükleri doğuran ve koruyup barındıran da bu ilkedir. Sağlam ve hakiki mutluluğa ancak bundan kaçınarak ulaşabiliriz." (s.3). Ama Pascal bu epistemolojik çizginin bütünüyle ötesinde düşünmüştür insanın "aradalığı"nı. Pascal’in temel düşüncesinin “sonsuzluk içinde insan nedir?” (Qu’est-ce qu’un homme dans l’infini) ya da “doğa içinde insan nedir?” (qu’est-ce que l’homme dans la nature) sorularının oluşturduğu açıktır. Sonsuzluk ya da doğa içinde insan nedir? “Sonsuz olan bakımından bir hiç, hiçlik (néant) bakımından her şey, hiç ile her arasında bir orta (milieu)” (s.29). İnsan sonsuz olan ile hiç olanın iki uçurumu (abime) arasındadır. İnsanı belirleyen aradalığıdır.İşte insan bu mucizeler karşısında titrer. (s. 26). Bizim ruhumuz bedenin içine atılmıştır (jeter); orada sayıları, zamanı ve boyutları bulur. Yani sonluluğu. Öyleyse bütün sorun, bizim bu sonluluk içinde sonsuzluğu nasıl bulacağımız sorunudur. Daha sonra Kierkegaard’ın çok açık bir şekilde ifade ettiği gibi, bu sorun bir varoluş sorunudur. Çünkü varoluş, sonlunun sonsuz olanla kurduğu bağdır. Bu sonluluk içinde Pascal’e göre insanın durumu, uçarılık, can sıkıntısı ve tedirginlikle belirlenir (Condition de l’homme: inconstance, ennui, inquiétude). Doğamız bir hareket içinde ona göre, bütünüyle ölümde dinginliğe erişecek bir hareket (Notre nature est dans le mouvement; le repos entier est la mort). Heidegger’in diliyle konuşursak insan ölüm yönünde (Sein zum Tode) varlıktır. İnsanın doğa içindeki varlığını belirleyen şey, öyleyse onun sonluluğu, ölüm yönünde oluşu ve hiçliği yaşamasıdır. Gündelik yaşamın içinde unutmaya çalıştığımız, unutarak katlandığımız şey şudur aslında: insanın varlığının hiç oluşu ve onun aradaki varlığının ölümün "korkusu"yla belirlenmesi.

Ama insan "düşünen" varlık olarak sonsuzluğu arar; tutkuyla bu sonsuzluğu yakalamaya çalışır. Sonlu olan sonsuzlukla nasıl bağ kuracak? Burada işte kesinsizlik var. Pascal şöyle diyor: “Tanrı ya vardır ya da yoktur”. Peki biz neyi seçeceğiz? Pascal’e göre bir bahse (pari) girmeniz gerekir. “Sizin için kaybedilecek iki şey var: hakikat ve iyi. İki şey ortaya sürüyorsunuz: aklınız ve istenciniz, yani bilginiz ve mutluluğunuz. Tanrının varlığını seçmekle ne kaybedersiniz ve ne kazanırsınız? Kazanırsanız her şeyi kazanırsınız. Kaybederseniz hiçbir şey kaybetmezsiniz. Hayatın ve mutluluğun bir sonsuzluğu vardır. Nerede bir sonsuzluk varsa ve kazanmaya karşı sonsuz kayıp yoksa burada artık tereddüt etmeye gerek yoktur. Kazanç ise şüphelidir." (s. 114) Kesinsiz olanın bir seçimi. Öyleyse burada talih, rastlantı, risk öğeleri belirleyicidir. Karar verilemezlik durumunda bir karar vermek (décision), varoluşsal bir seçim yapmak (Kierkegaard'ın dediği anlamda "mutlak bir seçim yapma") ve sonrasında alınan bu karara sadık kalmak (fidelité) insanı sonsuzlukla buluşturacaktır. Bu risk durumundaki , karar verilemez ve kesin olmayan bir durumdaki karar alma ve seçimi teolojik bağlamın ötesinde düşündüğümüzde Pascal'i bir Derrida ile ya da bir Badiou ile rahatlıkla buluşturabiliriz. Bu da başka bir yazının konusunu oluşturacak ölçüde detaylı bir çalışmayı gerektirir.

Ben ve Öteki, Savaş ve Ölüm

14 Ağustos 2013 Çarşamba | yorum


     
Ben ve Öteki, Savaş ve Ölüm
    Savaş, ölüme sunulmuş bir arz dilekçesiyle aynı zarfı paylaşır. Kan’a sevdası bu yüzdendir ve bu yüzden bütün mesafelerin sınırlarından mülteci olarak geçiş yapar.
      Kollarını gökyüzüne açarak bedenine ölümü gömebilmek hangi tanımlamanın kalıplarında kendini buluyorsa, yaşanmışlığından sıyrılabilmesi de o kadar kendinden emindir. Peki ya kaybedecek olduğu tek şey, doğarken kazandığıyla aynıysa? Muhtemel sonuç her şekilde aynı olabilir. Çünkü sözün özgürlüğüne silah doğrultmanın ölü doğan neticelerine kucak açan yeryüzüdür; fakat onu bağrına basan, kendi bedeninden başkası değildir. Düşünebildiğimiz fikirlerin aksine bir belirsizlik durumuna kendimizi kaptırabilmemiz de mümkündür. Ancak büyük bir yaradan farkı olmayan savaş; onu açanın ya kılıcı ya da mermisiyle aynı cephededir. Yani ölüme sunulmuş arz dilekçesiyle aynı zarfın içinde…
         Hüzün, titrek bir mum alevinin tedirginliğindeki gölge gibidir. Görmek, duymak, yaşamak, yaşarken ölümlere direnmek, direnirken ölmek, ölürken bile bütün saflığı ve temizliğiyle bedenine ölümü davet etmek… Sadece göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süredir. Elleri yüzünü kapatırken, teker teker vurulanların etrafında toplanmak… İşte bu, korkudan arınmışlığın ta kendisidir çünkü cesaretin doğum gününde bütün hüzünler gölgelerinden vazgeçip, alev alev yanmanın adaletiyle kavrulmuşlardır. İnsan da bunun eseridir. Bombalanmış kentleri düşünelim mesela. Orada sadece hayatta kalabilmenin savaşı vardır. Bir savaşla bozulan ne varsa, bir başkasıyla toparlanmaya çalışılır. Tek bir farkla ki; biri bedenine kast etmişken diğeri senin ölüme kastından doğar. Tarih bu tür kargaşaların devam ederek sabitlenmesiyle dengelenmiştir aslında.
         “İhtiras ve muhakemeleri ölçülü olan; fakat feleğin elinde oyuncak olmayan insanlar mutludurlar.” diyor Hamlet. Feleğin ellerinde silahlar var. Onun oyuncağı, demir kabzanın soğukluğundan medet umarak hedefini ıskalamamak.  İşte bütün amacı bu.  Ancak cesaretin direnci, yerlere bulaşan kanların üzerinden yükselerek, silahların gölgesinde hüzünleri alev alev tüketip, küllerinden yeni bir yaşam daha yeşertebilmenin eylemiyle kardeşliği paylaştırabilir. Ve her pay, her zaman yeni bir başlangıç demektir.

Baraka Belgeseli İzle ( İnsan ve Doğa Üzerine ) 1992

| yorum

Baraka Belgeseli İzle ( İnsan ve Doğa Üzerine ) 1992
%90'a varan indirimler Markafoni'de. Gün bitmeden fırsatları yakalayın!         Ustalıkla bir araya getirilmiş çarpıcı görüntülerden oluşan " Baraka "da ( kelime eski tasavvuf dilinde yaşamın soluğu anlamına geliyor. ) Ron Fricke insan yaşamı ve yarışının dünyayla olan kopmaz bağlarını göz önüne sermeyi hedefliyor. Filmde doğanın harikaları ile insanın doğa üzerindeki olumsuz etkisi görsel açıdan çok etkileyici bir biçimde beyaz perdeye yansıtılıyor... Hiçbir diyalogun geçmediği bu belgesel - eğer izlerseniz buna ihtiyaç olmadığını da anlayacaksınız - izleyiciye 96 dakikalık görsel bir şölen sunuyor. Ron Fricke imzasını taşıyan film 6 kıta da 24 farklı ülkede yapılan çekimlerin harmanlanmasıyla oluşturulmuş.Her karenin ayrı bir fotoğraf olduğunu ve fotoğraf sanatıyla az da ilgilenen biri iseniz Baraka ‘yı mutlaka izlemeniz gerektiğini söylemeliyim. Bu görsel şölende mistisizm, sonsuzluk ve hiçlik, zaman ve zamansızlık, karmaşa ve dinginlik ve bunun gibi kavramları bulacaksınız.
            Baraka sufi kökenli bir sözcük. "Soluk", "kutsama" ya da "yaşamın özü" anlamlarını taşıyor. Bu anlamların tümü, çekimleri 24 ülkede gerçekleştirilen ve beş yıllık bir sürece yayılan Ron Fricke filminde kendini gösteriyor. David Lean'in 1970'te çektiği başyapıtı "Ryan's Daughter-İrlandalı Kız"dan bu yana kullanılmayan büyük formatlı 70 mm kameralarla çekilen film, çeşitli efsanevi mekanlarda gerçekleştirildi: Everest, Tiananmen, yağmur ormanları, Piramitler, Galapagos Adaları... Sonuçta ortaya izleyiciyi savaş, saldırganlık ve rekabet görüntülerinden, dünyadaki en ilham verici manzaralardan en harap olmuşlarına taşıyan olağanüstü bir görüntü ve ses seli kavrıyor. Amerikalı felsefeci-denemeci Joseph Campbell'in "The Power of Myth-Mitin Gucu" adli yapıtındaki fikirleri üzerine kurulan "Baraka" ya da 13. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde gösterildiği adıyla "Yaşamın Soluğu", dünyanın evriminin, insanin çeşitliliğinin ve yaşadığı dünya üzerindeki etkisinin öyküsünü anlatır. Yönetmen Fricke, filminde insanlar ve doğanın birbirine bağımlılığı ve üstünlüğüne olan inancını sergiliyor. Görüntüleri ve sesi ustalıkla birleştiren yönetmen, kişisel bir yolculuğu bütün izleyicilere bireysel bir esin verecek, çok anlamlı bir yapıta dönüştürüyor."Baraka" belki küçük ekranda değerinden çok şeyler yitirecek, ama izlenmeden geçilmesinin düşünülemeyeceği bu "benzersiz" başyapıtı yine de kaçırmayın diyoruz.
Video hazırlanıyor Lütfen bekleyin.

Aşk, Hüzün ve Yokluk Ayrılmaz Dostlar

12 Ağustos 2013 Pazartesi | yorum

Aşk, Hüzün ve Yokluk Ayrılmaz Dostlar
Hüzün ki, yokluktan gelir.
Aşkla başlayalım...

Aşk, bir başkasını kendi içine, koşulsuz, "çağırmak"tır. O başkası, gelmese de, oradadır. Çağırdığın zaten sendedir, sen onunla dolarsın, onunla sen, olduğun olursun. Sevincin ondandır, coşkun, özlemin, yıpranışın, hüznün, acıların... Aşk bittiğinde, o "sen" senden kopup gider, dönüşürsün, başka olursun. 
Aşk, kendi içinde başkasıyla "çok olma" arzusudur. İnsan yalnızlığa katlanabilseydi, aşk da olmazdı. 
Aşk, trajik  (sonluluğunun bilincinde olan) varlığın çoğalarak sonsuzlaşma özlemini gösterir. Ama biliyoruz ki, sonsuzluk yoktur; işte  trajik yanımız buradan gelir. Aşk kendini ve nesnesini sürekli koruyamaz, tutamaz. Zaten, gerçekte, aşkın "nesnesi" de yoktur. Aşk "kişisel" bir meseledir; seven benim, sevilen bendedir. Aşk bittiğinde, bir ben eskir, biter, "yok" olur.

Aşk ölümün karşıtıdır; aşk, artma, çoğalma, dirim isteğidir. Ölüm, dönüştür; bir büzülme, bir çekilme... Gelgelelim, bu, bizim "anlayabildiğimiz" kadarıyla böyledir. Ölmekteyim ama ölüm anı hep benim dışımda kalır. Wittgenstein'ın dediği gibi: ölüm bir yaşam olayı değildir, ölüm yaşanmaz. Ölüm hep benim ölümüm olsa da, benim dışımdadır. Ölümümü yaşayamam, ölümümün deneyimi yoktur. Ne ki aşk, bendendir, bendedir, çağırdığım, yaşadığımdır. Ölüm, kendi yaşamımızda bir başkasını yitirme olgusudur. Ölen kişi ölümü "yaşamaz", yaşayan ölümü yaşar. Sırf bu "anlamı"yla ölüm, yani başkasının ölümü, biten bir aşkı andırır.

Ölüm benim için, başkasının ölümüdür; bu nedenle benim için anlaşılmaz kalır. Çünkü "anlamak", yaşam ifadelerini anlamaktır. Yaşayan, yaşayana kendini dışa vurur (ifade eder) ve bu da anlaşılır. Oysa, bir yandan kendi ölümüm yoktur, diğer yandan başkasının ölümü, başkası tarafından ifade edilemez. Levinas'ın dediği gibi, "ölünün yüzü ifadesizdir". Biz yaşayanın yüzüyle karşılaşırız ancak. Spinozavari kısaca dile getirirsek, "insan düşünür" ama "anlayamaz".     

Yaşam geçmişte çoğaldıkça, gelecekte azalır. İnsan "ölmeye yürür", ölmektedir evet. Ne ki, ölüm benim başarabileceğim bir şey değildir; ne de anlayabileceğim. Heidegger'in doğruları içindeki yanılgısı buradadır: Yaşamak günden güne azalmaktır, evet, ama "son olanağımız" ölüm değildir. Olanağımız "yaşamaktır" ve tek olanağımız da budur.  

Alıntı : Cetin Turkyilmaz

Jean Jacques Rousseau ve Toplum Sözleşmesinde Egemenlik

11 Ağustos 2013 Pazar | yorum ( 1 )

Jean Jacques Rousseau ve Toplum Sözleşmesinde Egemenlik
Düşünce tarihine bakıldığında etki alam oldukça geniş olan ve köklü değişimlere kaynaklık ettiğini gözlemlediğimiz önemli bazı düşünürler vardır. Bu düşünürler, yaşadıkları döneme ya da çağa damgasını vurmuş ve adeta varlıklarıyla o dönemin simge şahsiyetleri olma unvanım kazanmışlardır. Ünlü düşünür Jean-Jacques Rousseau da söz konusu ettiğimiz etkileşimi ve değişimi gerçekleştiren bu düşünürlerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Onun özellikle siyasal düşünceleri ve yaklaşımları yeni bir ideolojinin öncülüğünü yapan ve çağının ötesinde duran görüşleri ile ciddi anlamda etkiler yaratmıştır. Rousseau'nun egemenlik anlayışı üe ilgili düşüncelerinin irdelenmesine geçmeden önce, onun siyasal düşünüşünün odağını oluşturan temel görüşlerini ele alarak, sistemini hangi düşünce yapısı üzerine kurduğunu ve nasıl bir yöntem izlediğini görmeye çalışalım. Rousseau'nun siyasal düşünüşünü ördüğü yumaklardan biri, kendisini ilkin Bilimler ve Sanatlar Üzerine Konuşma adlı eserinde ortaya koyan uygarlığa tepkidir. Rousseau'ya göre, bilimler ve sanatlar insanları bağlayan zincirleri çiçeklerle örter, özgür yaşamak için doğmuş görünen insanların damarlarında taşıdıkları özgürlük duygusunu söndürür, onlara kölelik yaşamını sevdirir; onları uygar toplumlar dediğimiz kitleler haline sokar. Ona göre, bilimlerin ve sanatların gelişmesi ve ilerlemesi insan ruhunu bozmuştur. Bu bozulmanın başlangıcı yeryüzü kadar eskidir. Rousseau, bilimin ve sanatların gelişmesi ve ilerlemesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan uygarlık anlayışına tepkilidir. Çünkü, bütün bu gelişmeler insanları doğa durumundan uzaklaştırmıştır. Rousseau'ya göre ilkel toplum, insanın insanı sömürmediği, lüksün ve eşitsizliğin insanın ahlâkını bozmadığı bir özgürlük ve eşitlik toplumudur. Rousseau'nun tasarladığı bu ilkel topluluk modeli, onun uygar toplumu eleştirmesinde ve uygar toplumda yapılacak reformlara ilişkin düşüncelerini oluşturmasında yardımcı olmuştur. Rousseau uygar toplumu, insanın iyi doğasının bozulup, erdemin yok olduğu, özgürlüğün yerini tutsaklığın aldığı bir toplum olarak görür. Bu bağlamda şöyle bir soru sorulabilir: Acaba Rousseau, insanların ilkel topluma dönerek uygarlığın hastalıklarından ve kötülüklerinden kurtulabileceklerini mi düşünüyordu ya da böyle bir öngörüsü mü vardı? Alâeddin Şenel'e göre, Rousseau'nun siyasal düşünüşünün tümü göz önüne alındığında, bu görüşe katılmak olanaksızdır. Ona göre doğru yorum, Rousseau'nun "uygar toplum içinde, ilkel topluluğun erdemlerine yemden kavuşmanın yollarım aradığı, ilkel topluluğun erdemleriyle uygar toplumun yararlarım bir araya getirecek bir düzeni araştırdığındır. Rousseau, insanları yaratılışları gereği sosyal varlıklar olarak görmez. Sosyal varlıklar olmayan insanlar bu anlamda bir toplum meydana getirememişler ve böylece bütünüyle başıboş olarak sürüler halinde yaşamışlardı. Bu durumda insan özgür, mutlu ve her türlü baskıdan uzak bir hayat yaşıyor, herkes, mevcut her şey üzerinde sınırsız haklara sahip bulunuyordu. Böyle bir ortamda, iyi-kötü, haklılık-haksızlık, eşitlik-eşitsizlik ve mülkiyet gibi kavramlar gelişmemişti, dolayısıyla insanlar her bakımdan birbirleriyle eşit durumdaydılar. Onun anlayışında böyle bir yaşama biçimi, doğal yaşama biçimiydi ve bu açıdan dolayı bu dönem, insanların altın çağı olarak adlandırılabilir. Doğada kendi halinde yaşayan, toprağı işleyen, doğayla meşgul olan insanlarda zamanla (insanların zaman içerisinde yeni buluşlara imza atmaları ve değişen şartlar dolayısıyla) iyi-kötü, haklıhk-haksızlık, eşitlik-eşitsizlik ve mülkiyet gibi kavramların varlığı gelişmeye başladı. İşte bu zamana kadar özgür, mutlu ve eşit olan, mülkiyet kaygısı olmayan "doğa insanı", bu andan itibaren "uygar insan", "uygar toplum" insanı haline geldi. Yani mutluluk sona erdi, özgürlük ve eşitlik kalmadı. Mülkiyet ve çıkar hırsı ile hareket eden uygar toplum insanı; baskının, terörün, gasp, yağma ve istismarın hüküm sürdüğü korkunç bir felakete sürüklendi4. İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı adlı eserinde Rousseau, uzun ve ayrıntılı bir biçimde doğa durumunu anlatır. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, doğayla içice yaşayan ve herhangi bir kaygısı olmayan insanın, uygarlıkla tanışmasıyla gelen olumsuzluklara kendini kaptırması, bir anlamda iyiliğin bitişi, kötülüklerin başlangıcı olmuştur. Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip "bu, bana aittir!" diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu diyerek doğa durumundan uygar topluma geçişin nasıl meydana geldiğini anlatmaya çalışan Rousseau, doğa durumundan uygar topluma geçiş hakkında birbirinden farklı iki görüş öne sürer. İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı adlı eserinde Rousseau, uygarlığın, eşitsizliğin kötülüklerinden söz eder ve uygar topluma mülkiyetin ve uygarlığın doğa durumu eşitliğini bozmasıyla geçildiğini söyler. Toplum Sözleşmesi adlı eserinde ise, bu geçişin bir sözleşme ile olduğu düşüncesindedir. "Birincisinde geçiş çok kötü, ikincisinde ise hiç de kötü olmayan bir adımdır. Rousseau, iki ayrı kitabında savunduğu iki ayrı ana düşünceye göre bu ana düşüncelerini destekleyecek iki ayrı geçiş çizmiştir. Bu iki geçiş birbirleriyle tutarlı görünmezler. Aralarındaki farklıhk ancak, birincisinin "tarihsel" durumu, ikincisinin "kuramsal" bir sorunu açıklamak için çizilmiş olabileceği söylenerek açıklanabilir." Rousseau'ya göre, mülkiyet kurumunu ortaya çıkaran insan zihniyeti aynı zamanda, insanlık tarihini kana bulayan, hırsızlıkların, gasp ve cinayetlerin, savaşların ve felaketlerin de ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir. Bu bağlamda, insanların mülkiyet kurumunu ortaya çıkarması ve bu düşüncenin giderek toplumun bütün kesimlerini, sonuçları ve yapısı bakımından olağanüstü etkilemesi bir anlamda Rousseau'yu farklı bir arayışa yöneltmiştir. Bu anlayış onun geliştirdiği siyasal kuramına da kaynaklık etmiştir denilebilir. Mülkiyet kurumunun varlığıyla temeli atılan uygar toplum Rousseau'ya göre, içerisinde derin bir eşitsizliği sadece barındıran bir toplum değil, aynı zamanda bunu besleyen ve talep eden bir toplumdur ve böyle bir yapı insanlar arasındaki bozulma ve sefaleti giderek arttırmaktadır. Ayrıca, bir grup güçlü ve nüfuzlu insanın başkalarını egemenlikleri altına almalarıyla da, insanlar arasında efendi-köle ilişkileri doğmuştur. Bu ilişki, uygar topluma geçişin en belirgin ve en temel göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Efendi-köle ilişkisini zorunlu kılan ve Rousseau tarafından böyle bir ilişkinin varlığına neden olarak görülen uygar toplum, zaafları olan ve olumsuz bir çok yapılanmayı içerisinde barındıran bir toplum olmasının yanında belki de en çok karşı çıkılan yönü de, birçok olumsuzluğu olumlayarak yarattığı yeni toplum modeli anlayışıyla kendini kabul ettirme çabasıdır. Her ne kadar doğa durumu ve buradaki erdemlerin savunuculuğunu da yapsa Rousseau, artık geriye dönüşün, yani doğa durumuna dönüşün (bazılarına göre ilkel topluma geri dönüşün) mümkün olmadığı düşüncesindedir. O halde yapılması gereken, insanları sürüklendikleri bu çıkmazdan kurtarmak ve yeni bir yaşam biçimi geliştirmektir. Rousseau, insanların bu çıkmazdan ve sefaletten bir sözleşme aracılığı ile kurtulabileceklerine inanır. Ona göre, bu sözleşme öyle bir sözleşme olmalı ki, her birey diğerleriyle birleşecek, bu ortak güçle her bireyin can ve mal güvenliği sağlanacak ve herkes diğerleriyle birleştiği halde sadece kendi iradesine saygı gösterecek ve eskiden ne kadar özgürse yine öyle özgür kalacaktır. Rousseau, "insan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur. Falan kimse kendini baskalannın efendisi sanır ama, böyle sanması, onlardan daha da köle olmasına engel değildir" şeklindeki ifadeleriyle başlayan Toplum Sözleşmesi adlı eserinde, insanların doğa durumundan uygar topluma geçiş sürecini ve bu süreçte etkin olan düşünce modelinin bir çerçevesini çizmektedir. "Rousseau bununla, özgürlüklerin ve eşitliklerin kaynağının doğa durumunda olduğunu, ancak eşitliğin ve özgürlüğün uygar toplumda da sürmesi gerektiğini göstermek istemiştir". Doğa durumundan uygar topluma geçişin bir sonucu olarak ortaya çıkan ve özellikle mülk edinme noktasında oluşabilecek kavgaların önlenmesi ve en azından insanların doğa durumundaki erdemlerinin (özgürlük, eşitlik, hak vb. gibi) uygar toplumda da yaşatılabilmesi için yapmış oldukları sözleşme, her bireyin hakkım toplumsal yaşamda da korumak için yapılmış bir sözleşme niteliğindedir. Bu sözleşmenin ana unsurunu, tek tek bireylerin haklamun korunması ve güvence altına alınması oluşturmaktadır. Bu sözleşmenin nihai hedefi, insanlar arasındaki kavga durumunu ortadan kaldırmak ve kaba kuvvete dayanmayan yaşanabilir bir toplum düzeni oluşturmaktır. İşte tam bu noktada ortaya çıkan ve sözleşmenin dayandığı en temel unsurlardan birisi olan egemenlik kavramı, Rousseau'nun siyasal düşünüşünün de en temel kavramıdır. Egemenliğin kime ait olduğu ve nasıl kullanılacağı noktasında çok önemli tespitler yapan Rousseau, bu görüşleriyle siyasi tarihteki yerini almıştır. Rousseau, egemenliğin sahibi olarak halkı görmektedir. Ona göre, egemenliğin kaynağı ve sahibi halktır. Yani egemenlik, bir tek zümrenin ya da bir tek kişinin tekelinde değildir. Egemenlik, bütünüyle halka aittir. Egemenliğin kullanılması noktasında, Rousseau'nun sisteminin en önemli yapı taşlarından birisi olarak karşımıza çıkan "genel irade" kavramının analizinin iyi yapılması gerektiği düşüncesindeyiz. Rousseau'ya göre, bireysel çıkarlar ile toplumsal çıkarları birbiriyle bağdaştırmak için devreye "genel irade" kavramı girmelidir. Ona göre, "toplumu oluşturacak, bütün insanların kendilerini hem öteki insanlara bağlamalarını, hem de kendilerine itaat ediyor olmalarını ve eskisi kadar özgür kalabilmelerini sağlayacak durum, herkesin bütün haklarını bir "genel irade" ye devretmesiyle yaratılır". Herkesin haklarını birer birer devretmesiyle ortaya, toplumu yönetecek olan "genel irade" denen ortak bir güç çıkmaktadır. Rousseau açısından bakıldığında, genel irade her zaman doğrudur ve kamusal yararlara yöneliktir. Hemen şunu belirtelim ki, Rousseau da, iradeyi genel yapan oyların sayısından çok, onları birleştiren ortak yarardır. Çünkü, bu sistemde herkes, başkalarına kabul ettirdiği koşullara ister istemez kendisi de boyun eğer. Rousseau'ya göre bu, çıkarla adaletin uyuşmasının güzel bir örneğidir ve ortak görüşmelere hak duygusu katar. Toplumsal sözleşme, insanlar arasında öyle bir eşitlik kurar ki, herkes aynı koşullar altında verdiği sözlere bağlanır ve aynı haklardan yararlanır. "Böylece, sözleşmenin özü gereğince, her türlü egemenlik işlemi, yani genel istemin her türlü işlemi yurttaşları eşit olarak bağlar ya da kayırır; öyle ki, egemen varlık yalnız ulusun bütününü tanır ve onu oluşturanlar arasında hiçbir ayrılık gözetmez". Rousseau'ya göre, toplumsal sözleşme ile devleti meydana getiren bireyler, bütün doğal hak ve özgürlüklerinden topluluk lehine feragat etmektedirler. Ancak bundan sonra, yani devletin ortaya çıkmasından sonra bireyler garanti altına alınmış medeni haklar elde etmektedirler. Böylece, bireyler artık devlet içinde, onun garantisi altında hak ve özgürlüklere sahip olmuş olmaktadırlar. Bireylerin eskiden olduğu gibi özgür kalması toplumsal sözleşme gereğidir. Bu sözleşmenin garantisi, bireylerin haklarım isteyerek devrettiği ve onların korunmasını sağlamakla yükümlü gördüğü devlettir. Rousseau'ya göre, bizim her birimiz, birey olarak kendini ortaklaşmaya ve bütün gücünü de genel iradenin en üstün yönetimine koymaktadır. Böylelikle her bir birey, bütünün bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. O, bu düşüncesiyle, "sırasıyla bireyi bir "kişi" olarak ele almakta, onun bu "kişi" varlığını "ortaklaşma"ya, yani paylaşıma sunmakta ve onun sahip olduğu her tür "gücü" de "genel istencin en üstün, en yüce yönetimine" hizmette kullanmasını istemektedir. Çünkü amaç, bir toplumsal "bütün" yaratmak, onun "ayrılmaz parçası olarak" da "üye"lerini göstermektedir. Bu üyelerin bir araya gelmeleri, güçlerini bir araya getirmeleri sonucu "genel istenç" ve onun "yönetimi" ortaya çıkacaktır"'. Rousseau'daki genel irade, özellikle bir ortaklık eylemini gerçekleştirmekten başka bir şey değildir. O, Toplumsal Sözleşme adlı eserinde, bir ortaklık yaratmakta, yarattığı bu ortaklık toplum olmakta ve ortaklığın her bir ortağı da toplumun üyesi olan yurttaş olmaktadır. Ancak Hegel, Rousseau'nun bu tespitine karşı çıkmaktadır. Hegel'e göre, devletle yurttaş arasında bir anlaşma yapılması kesinlikle mümkün değildir ve devlet asla bir "ortaklık edimi" olarak kabul edilmeyecektir. Hegel, Rousseau'nun "genel irade" kavramından oldukça etkilenmiş ve bunu yepyeni bir düşünce olarak görmüştür. Buna rağmen, onun sözleşme kavramını da aynı oranda eleştirmiştir. "Rousseau,
halkı bir somut gerçeklik olarak düşünmekte, bir tek onu, yine onu meydana getiren, onun yaşamım ortaya çıkaran bütün herkesin istencini kapsama ve temsil etmede muktedir görmektedir". Bu bağlamda şunu söyleyebiliriz: Sözleşme aracılığı ile devletle yurttaş arasında ortaya çıkan ilişki, yani her bir ortağın devletle angajmanında ve vaadinde, aynı anda hem ortaklık eylemini hem de yurttaşın özgürlüğünü belirleyen çift yönlü
bir ilişkinin varlığı söz konusudur. Rousseau'nun toplumsal sözleşmesinin odağını oluşturan egemenlik kavramı, Rousseau bağlamında ancak eşitlik ve eşitsizlik kavramlarının açılımının yapılması ve anlamlı hale getirilmesiyle anlaşılabilir. Ona göre eşitlik, "sözde yasal bir kurgu değildir. Eşitsizlikte, başkalarının katlanabileceği bir şey değildir"'. O, bütün kusurlarımızın eşitsizlikten kaynaklandığını söyler. Bu bağlamda da, etik dünyanın bütünüyle yeni bir bakış açısıyla ele alınması gerektiğini ifade eder. Bu, toplumun çoğunluğu tarafında da böyle görülmektedir'. Rousseau, eşitliğe dayalı sosyal bir düzen kurma isteğinden hiçbir şekilde çekinmemiştir. Yaşamı boyunca bu amaca dönük çalışmalar ve eylemler sergileyen Rousseau, ortaya koymuş olduğu toplum sözleşmesi modeliyle de, insan özgürlüğünün garanti altına alınması yolunda ufuk açmıştır.

Karl Marx ve Yabancılaşma

| yorum

 Karl Marx ve Yabancılaşma
 Karl Marx ve kendine yabancılaşan insan
 Okuyanlar hatırlayacaktır, Frankenstein bir korku romanından çok felsefî bir romandır aslında. Evet, bilim-kurgu sosludur. Ama özü felsefîdir. Sanırım Marx’ın kitabı sevmesinin sebebi de buydu. İki satırda özetleyecek olursak: Romanın kahramanı tabiat bilimleri ve felsefe ile uğraşan bir öğrencidir, Victor Frankenstein. (“Yaratıcının” adıdır bu, canavarın değil). Victor deneyler sonucunda hayat vermenin sırrını keşfeder ve insanı yeniden yaratmak ister. Mezarlardan topladığı ceset parçalarını birleştirir. Fakat netice beklediği gibi olmaz. “Yaratık” canavarlaşır, başta “yaratıcısı” olmak üzere insanlara zarar verir.
 Romanın yazarı Shelley (kadınsal bir sezgiyle?) gelecek felaketler konusunda bizi uyarmaktadır adeta. Bilimsel icadların altında ezilirken hâlâ buna “ilerleme” diyebilen 20ci ve 21ci yüzyılın insanlarını yani: Henüz öğrenci durumundaki insanlık ateşle oynuyor, Tanrı gibi doğaya, insanlığa hükmetmek istiyor. Akıl ile dengelenmeyen bilimsel zekâ/bilgi kontrolden çıkıyor. Ateşi tutan el önünü aydınlatmayı umarken kendini yakıyor…
 Adamımızın dehası işte tam burada! Bilimden korkan, teknoloji ve ekonomi düşmanı günümüz solcularının aksine  tahlil yolunu seçiyor Karl Marx. Neyin tahlili? Parayı, çalışma hayatını, işçi-patron münasebetlerini, endüstriyelleşmeyi, fabrikaları, makineleri… İnsanların bunlarla kurduğu ilişkiyi… Teknolojinin sürekli gelişmesi ve işbölümünün çok ileri bir safhaya varmasının insanî ve ahlâkî neticeleri…:
 “Ölesiye çalışma yalnız terzi atelyelerinde değil, başka binlerce yerde her gün olagelmekte; [...] Örnek olarak demirciyi alalım. Ozanların dedikleri doğruysa, demirciden daha canlı, daha keyifli insan bulunmazmış; sabah erkenden kalkar, gün doğmadan kıvılcımlar saçmaya başlar; yemesi, içmesi, uyuması bile başkasına benzemezmiş. Normal çalışsa, gerçekten de, fizik yönünden en iyi durumda olan insanlardan biri sayılırmış. Ama. biz, onun ardına takılıp, kente ya da kasabaya inelim, bu güçlü adam üzerinde işin ezici ağırlığını ve ülkedeki ölüm oranındaki yerini görelim. Marylebone’da demircilerin yıllık ölüm oranı binde 31′dir, ve bu oran ülkede toplam erkek ölüm oranından binde 11 daha yüksektir. İnsan uğraşının neredeyse içgüdüsel bir kolu olan bu meslek, çalışma alanı olarak hiç de kötü bir yanı olmadığı halde, sırf aşırı-çalışma yüzünden, insanı yiyip bitiren bir iş halini alıyor. Her gün şu kadar sayıda çekiç sallayabilir, şu kadar adım atabilir, şu kadar nefes alabilir, şu kadar iş yapabilir, ve diyelim ortalama elli yıl yaşayabilir; ama, şu kadar fazla çekiç sallamaya, nefes almaya, adım atmaya ve yaşamını dörtte-biri kadar fazla harcamaya zorlanır. Bu çabayı gösterir, sonuçta belli zamanda dörtte-biri kadar fazla iş çıkartır, ama 50 yerine de 37 yaşında ölür.” (Kapital, Cilt 1, Üçüncü Kesim. – Sömürüye Yasal Sınırlar Konulmayan İngiliz Sanayi Kolları)
Bu kısacık paragraf bile Kapital’in eşsiz bir eser olmasını sağlayan bütün faktörlerden örnekler içeriyor aslında. İnsan’dan yola çıkıyor Marx. Demirciyi ele alıyor. Tıpkı başka paragraflarda çiftçiyi, iplikçiyi, dokumacıyı ele aldığı gibi endüstrileşme öncesi ve sonrası mesleklerde yaşanan değişimi irdeliyor.
 Marxçı düşüncenin merkezinde bireyleri yok sayan bir kolektivite ya da halka rağmen halkı yöneten Komünist parti gibi bir güç odağı yok. Merkezde baş harfi büyük yazılmak üzere İnsan var. Çalışmak, üretmek, ürettiği ile karnını doyurmak… Bunlar insan olmanın AYRIL-MAZ birer parçası. Ama endüstrileşme ya da Marx’ın deyimi ile “kapitalist üretim biçimi” bu ayrılmaz’ı ayırıyor. İnsan yabancılaşıyor mesleğine, ürettiklerine… Artık o güçlü  kasları ve şen kahkahasıyla tanınan bir demirci değil, demir-döküm fabrikasına ücret karşılığı saatlerini veren bir emek satıcısı.
 Elbette, teknoloji-insan ilişkisini, endüstrileşmenin insan hayatı üzerindeki etkilerini incelemiş bir çok düşünür vardır. Simondon, Weber, Simmel, Arendt aklıma ilk gelenler. Ama zannediyorum hiç kimse Karl Marx kadar açık, anlaşılır bir dille paylaşamadı bulgularını, tahlillerini. Yukarıdaki paragrafta gördüğünüz gibi istatistiklerle dolu Kapital. Sadece istatistik değil işçilerin hayatıyla ilgili olmak üzere gazete haberleri, mahkeme kararları, çalışma bakanlığı müfettişlerinin raporları, patronlarla yapılan mülakatlar… Yine bu paragraftaki gibi hemen her konuda duruşunu belirliyor Marx. “Sömürü” diyor, “insan ticareti” diyor, “çocuklarını patrona sattılar” diyor, kadınları, çocukları “ölene kadar çalıştırıyorlar” diyor. Kapital’i yazmadan çok önce temellerini attığı ahlâkî duruşuna sadık ve son derecede tutarlı bir biçimde (geçen bölümde anlattığımız) “şeyleştirme” merceği altında inceliyor İşçi-Patron ilişkilerini ve aldanmıyor kolay kolay.
 Yalnız bir noktaya dikkat! “Marx neylerse güzel eyler” diyen marxistlerin yoluna girmeyelim. Unutmayalım ki Marx bile hayatının sonuna doğru “ben marxist değilim” demiştir. Doğuşundan itibaren insanın bütün zenginliğini, karmaşıklığını kucaklamaya çalışmış olan marxçı düşünce ne yazık ki hızla dogmalaşmış ve Marxizm çıkmıştır ortaya. Bunun yanında Marx’ın tahlilleri ne kadar isabetliyse önerdiği çözümler(!) de o kadar eşyanın ve İnsan’ın tabiatından uzak olabilmiştir. Nasip olursa devrim, devlet, burjuva, proletarya  konularını işlerken bu konulara gireceğiz. Son olarak Marx’ın Ekonomist (bazen de mühendis) olMAmasından dolayı kimi tahlillerde ciddi hatalar yaptığını belirtip geçelim şimdilik.
 Yabancılaşmanın bilimsel zemini
Evet, yazımıza başlangıç yaparken andığımız Frankenstein adlı  romanın 1818′de yazılması kesinlikle bir rastlantı değil. Zira 1800′lü yıllar insanlığın Tabiat’ın kıyısından FAZLACA uzaklaştığı, Marxçı ifade ile kendine YABANCILAŞTIĞI bir dönem oldu. Marx henüz bir yaşında bir bebek iken Savannah adlı geminin buhar gücüyle Atlantik okyanusunu geçmesi(1) ister istemez Arendt’in İnsanlık Durumu adlı kitabını getiriyor akla. “İnsanların dünya hapishanesinden kaçışına doğru atılmış bir adım”. Amerikalı bir gazeteciye ait bu cümle ile mevzuya giriyor Hannah Arendt. Söz konusu gazetecinin 1957 yılında uzaya bir uydu fırlatılmasından dolayı duyduğu heyecan göründüğü kadar “masum” değil belki de? Bu cümle Arendt’e bir rus bilginin mezar taşında yazan şu kehaneti düşündürmüş: “insanoğlu sonsuza kadar Dünya’ya çakılı kalmayacaktır”. İnsan uzaya çıkabildiği için dünyadan “kurtuluyor”, beşeriyeti aştığını sanıyor. Aslında teknik sayesinde sekülerleşen bir zihniyet var ortada. Maddî bir maneviyat icad eden modern insan kendi kibiriyle baş başa .
 1950′lerin uzay fantezileri yerine Marx’ın doğduğu 1800′lerde okyanuslar aşan buharlı gemiler süşlüyor düşleri… Ve buharlı trenler, buhar gücüyle işleyen tarım makineleri… Bilimsel buluşlar elbette bu asırda başlamadı. Ve tabi ki buhar gücü dışında bir çok buluş yapıldı. Ama şu “Tabiat’ın kıyısından FAZLA uzaklaşma” meselesini anlamak için buhar makinelerinden istifade etmek gerek. Buhar makineleri icad edilene kadar insan eliyle yapılan mekanik sistemler enerjiyi dışarıdan, çoğunlukla bir nehirden almak zorundaydılar. Meselâ İngiltere’de suyla işleyen dokuma tezgâhları var o yıllarda. Ama Tabiat’ın kaprislerine boyun eğen mühendis ya da iş adamı aslında köylü ile aynı limana demir atmış durumda. Yani nasıl bir tarla ekinlerin büyümesi Tanrı’nın yağdıracağı yağmura bağlı ise enerjisini nehirden alan fabrika da öyle Tanrı’ya muhtaç. Meselâ nehrin sularının alçalması ya da taşması tarım gibi endüstriyi de aksatıyor. Tabiat’a böyle göbekten bağlı olmanın getirdiği acziyet ise mühendisi, iş adamını tevazuya davet ediyor, aç gözlülük edenleri Tabiat frenliyor.
 Ah! O eski güzel günler…Tarlasına yağan yağmura baktıkça yağmurun da bir Sahibi olduğunu hatırlıyordu çiftçi. Sulama motoru ve Sular İdaresi henüz icad olunmamıştı! Bir köylü için ekmeğini, rızkını “veren” Tabiat’ı seyretmek kutsal bir kitabı okumak gibiydi:
 “Rivayet edildiğine göre, Benî İsrail zamanında bir adam, Musa aleyhisselama gelerek:
- Ya Musa! Sen Rabbinle münacaata gidiyorsun. Ona söyle, rızkını bana vermesin! Dedi. Musa aleyhisselam, Allahu Zülcelâl’e münacaatta bulunarak:
 - Ya Rabbi! Onu Sen yarattın. Filan kulunun ne dediğini biliyorsun, dedi. Allahu Zülcelâl buyurdu ki:
- Evet, Ya Musa! Biliyorum. Git ona de ki: ‘Eğer Ben’den başka bir Rab istiyorsa Benim göklerimi ve yerimi terk etsin. Gitsin kendisine başka bir Rab bulsun.’ Ya Musa! Ben rızkımı hiç kimseden, öldüğü güne kadar kesmem, ona söyle!”
 Şu cümleyi sessizce tekrar edin içinizden: “Benim göklerimi ve yerimi TERK etsin“. Kimbilir kaç kişi kapıyı vurup çıkmak istemiştir değil mi? Beşer olmanın acziyetini TERK etmek, tam anlamıyla Tanrı olmak…
 İşte buhar makinelerinin icadıyla bu acziyet bir çoklarında hissinin kaybolduğunu görüyoruz. Demek ki o kadar da dindar değillermiş? Demek ki korkudan tapıyorlarmış?
 Bir miktar kömür ve suyu yanınızda götürmek şartıyla “özgürsünüz”, Tabiat’tan (=Tanrı’dan) kurtuluyorsunuz ilk defa. Ne demek? Kendimizi biraz o dönemin insanlarının yerine koymaya çalışalım. Atımız var. Ama Tanrı’nın yarattığı otu yiyebilirse ilerliyor. Yelkenli kayığımız var. Ama Tanrı’nın yarattığı rüzgâr eserse balık tutmaya gidebiliyoruz… Sonra çarşıdan aldığınız kömürle ilerleyen bir trene biniyorsunuz. Tabi “kömürü kim yarattı?” diye sorulabilir ama araya bir mesafe (= uzaklaşma = yabancılaşma)  giriyor. Para vererek aldığınız bilet “taşıyor” sizi, Tanrı’nın kömürü değil. O biletin parasıyla alınan kömürün üretim koşullarını bilmek zorunda değilsiniz. Hatta bindiğiniz trenin kömürle çalıştığını da bilmek zorunda değilsiniz. Bir başka deyişle “taşıma” denen fayda ile onu gerçekleştiren “imkân“ arasındaki dolaylı ilişki uzadıkça uzuyor: Kömür,  yanma, buhar, dönme,  lokomotif, çekme… Bir Yabancılaşma doğuyor böylece.(2)
 İllâ lokomotifleri, buhar makinelerini düşünmek gerekmez tabi. Geleneksel şekilde ekmek yapan bir fırıncı ile ekmek fabrikasında çalışan bir işçiyi düşünün. Un, su, maya vs doğru oranda karıştıran, yoğuran, bekleyen, pişiren… Ekmek Yapan bir insan, bir usta. Diğer yanda bütün işi gün boyunca kamyondan un çuvallarını boşaltmak olan bir işçi. Hamura dokunmuyor, fırının sıcaklığını, pişmiş ekmeğin kokusunu duymuyor. Bu işçi gururla göğsünü kabartıp “ben ekmek yapıyorum” diyebilir mi?
“Sonunda başardık. İki arkadaş o son ekmeği fırından çıkardığımız günü hiç unutmadık. Evin içini enfes bir koku dolduruyordu. O kadar uğraşmış, o kadar emek vermiştik ki ekmeği tutmaya kıyamıyorduk. Yeni doğmuş bir bebeği kucaklar gibi havluya sardık. Ekmeğin soğumakta olan kabuğu çıt çıt..çıt… diye çok hoş bir ses çıkarıyordu. Kulağımızı yaklaştırıp dinledik ekmeğimizi. Tam kitaplarda tarif edildiği gibiydi. Kabuğun rengi mükemmeldi. Pişmeden önce üzerine un serpip jiletle yardığımız kısımlar şişmiş, kabaran yerlerdeki hava kabarcıkları sertleşmişti.
 Ürkek dokunuşlarla okşadık ekmeği. Arkadaşımın yüzünde adeta şefkât ifadesi vardı. Güzelliğine bakmaya doyamıyorduk. Bebeğine bakan bir anne-baba gibiydik. Kahkahalarla güldük halimize. Gözlerimizden yaş gelmişti. [...]  Soğuduktan sonra birer parça kopardık ve tadına baktık. Tam istediğimiz gibi ekşi bir lezzeti vardı. Daha önce yaptığımız “yenilebilir” ekmekleri ev halkına tattırmaya uğraşırdık. İsterdik ki “çok güzel olmuş” desinler, emeğimizin karşılığını “ötekinin” dudaklarına asmıştık çünkü. Ama bu kez öyle olmadı. Çünkü mutluyduk. Eski ekmeklerin nispî başarısı bizi tatmin ediyordu, “alkış” arıyorduk, “yeniden, yeniden” diyorduk. Ama bu kez farklıydı. Bu kez mutluyduk. muRaDımıza ermiştik. Buğdayın ekilmesinden, sulanmasından, ezilip un edilmesinden bizim “bebeğimize” uzanan gayret ağacı meyvasını vermişti. Ekmek müKeMmeL idi. Biz ekmeği yapmıştık, ekmek bizi terbiye etmişti” (Nefesler)
Yabancılaşmanın fikrî zemini
 Yabancılaşma kavramının mucidi bizim Marx değil aslında. Onu kalıcı biçimde etkilemiş iki isim olan Hegel ve Feuerbach daha önce kullanmışlar bu kavramı. Ama yabancılaşmaya bu derecede merkezî bir rol veren ilk düşünür zannediyorum yine de Marx olmalı. Hatta bu kavramı sadece kullanmakla kalmamış. Onun kapsamını genişletip farklı alanlardaki yabancılaşma ilişkilerini ihata eden “federal” bir üst anlam kazandırmış. Bir başka deyişle meta-Yabancılaşma ya da üst-Yabancılaşma kavramını üretmiş.  Meselâ:
  • İnsan’ın Tabiat’tan uzaklaşması / Tabiat’a (ve kendi tabiatına) yabancılaşması,
  • Çalışanın ürettiği ile arasına mesafe girmesi, Emek’in Ürün’e yabancılaşması,
  • Dinsel kavramların devlet tarafından sömürülmesi, insanların kendi inançlarına yabancılaşması,
  • Toplumsal hayatın devlet baskısı altına girmesi, devlet-halk yabancılaşması,
  • Sermayenin çalışanları ezmesi, insan’ın kendi emeğine yabancılaşması.
 İsterseniz bu meta-Yabancılaşma’nın somut örneklerine bakalım Kapital’den. Marx’ın gerçek hayattan kopmadan bu kadar kaliteli fikir ve kavram üretebilmesini takdir edeceksiniz sanıyorum:
 “Makine, adale gücünü vazgeçilmez bir öğe olmaktan çıkardığı ölçüde, adaleleri zayıf, vücut gelişmesi eksik, ama eklem ve organları kıvrak işçileri çalıştıran bir araç halini alır. Bu nedenle de kadın ve çocuk emeği, makine kullanan kapitalist için aranan ilk şey olmuştur. Emek ve emekçinin yerini alan bu güçlü araç, çok geçmeden, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin işçi ailelerinin bütün üyelerini doğrudan doğruya sermayenin egemenliği altına sokarak; ücretli işçi sayısını artırmanın bir aracı olup çıkmıştır. Kapitalist hesabına yapılacak zorunlu iş, yalnız çocukların oyun alanlarına elatmakla kalmamış, aile çevresinde bireylerin kendileri için diledikleri gibi harcayabilecekleri zamana ve emeğe de elatmıştır.” (Kapital, Cilt 1, Üçüncü Kesim. Makinenin İşçi Üzerindeki Dolaysız Etkileri, a- Sermayenin Ek Emek-gücüne Elkoyması, Kadınlarla Çocukların Çalıştırılmaları)
Makine konusundaki kullanımdan sonra ticaret alanına uyarlanışına bakalım. Marx burada eski zamanlarda ilkel toplumlardaki iş bölümünü ve ticareti ele alıyor. Bu “doğal” ticaret ile kapitalist düzenin dayattığı ticaretin farklı olduğunu vurguluyor. Satır aralarından sızan “üst-yabancılaşma” kokusuna dikkat:
 “Değişim, üretim alanları arasında farklılıklar yaratmaz, yalnızca bu çeşitli şeyler arasında ilişki kurarak, bunları, genişlemiş bir toplumun ortak üretiminin az çok birbirine bağlı dalları haline getirir. Burada toplumsal işbölümü, aslında birbirinden farklı ve bağımsız üretim alanları arasındaki değişimden doğar. Fizyolojik işbölümünün çıkış noktası olduğu durumda ise, birbirine kenetli bir bütünün özel organları; her şeyden önce yabancı topluluklar ile meta alışverişi nedeniyle gevşeyerek koparlar, ve öylesine bağımsız duruma gelirler ki, çeşitli çalışma alanlarını birbirine bağlayan tek bağ, ürünlerin meta olarak birbiriyle değişilmesi olur. Bu durumda, daha önce bağımsız olanın bağımlı duruma gelmesi, diğer durumda ise daha önce bağımlı olanın bağımsızlaşmasıdır.” (Kapital, Cilt 1, Dördüncü Kesim. – Uretimde İşbölümü Ve Toplumda İşbölümü)
Gördüğünüz gibi güçlü bir soyutlama yapıyor Marx, yabancılaşma meselesini tıpkı şeyleştirme gibi düşüncesinin merkezine alıyor. Dinsel alanda ve kendine yabancılaşma konusunda esin kaynaklarının Feuerbach ve Bruno Bauer olduğunu teslim edelim. Araç ve amaçların birbirine karışması, Para’nın adeta tanrılaşması ise Moses Hess’in mirası. Kimi marxçılar ve marxistler yabancılaşma kavramının gençlik dönemine ait olduğunu iddia etseler de kanaatimce Marx bunu ölümüne dek terk etmedi. Zaten geçen bölümde yayınladığımız Kapital’in birinci cildinden alınmış kısa bölümleri okuyarak kendiniz de karar verebilirsiniz.
 Ama bu “yabancılaşma” olgusunun Alman/Avrupalı köklerine bakıp da meseleyi “ötekilerin” ya da 18ci asrın meselesi zannetmeyin. Biraz “içeriden” hissetmeye, yaşamaya çalışın kendi günlük hayatınıza odaklanarak. Geceleri evinizi aydınlatan elektrik ampullerine bakın meselâ.
 Eskiden havanın kararmasına yakın evin yaşlıları gaz lambalarını hazırlarmış. “Şişe” denilen bombeli kısımdaki is lekelerini siler, alttaki hazneye gaz koyarlarmış.  Gaz lambası yanmadığında ise ya gazı bitmiş ya fitili içine düşmüş olduğundan gereken ev halkınca yapılırmış. Eskiden ışık bir “yabancı” değilmiş. Oysa bugün yerini bile bilmediğimiz bir barajda ya da termik santralde üretilen elektrik trafolardan geçerek evimize geliyor. Elektriğin ne olduğunu tarif edebilecek kaç komşunuz var? Bu akşam ışıkların yanacağından emin misiniz? Sigorta  atmazsa ve ampul sağlamsa ve, ve, ve… Teknik karmaşıklığın yanı sıra toplumun organizasyonundan, çalışanların uzmanlaşmasından da kaynaklanan bir YABANCILAŞMA ile karşı karşıyayız. Elektrikle gelen ışık, çıra ya da gaz lambası ışığı kadar “bizim” değil.
 Yabancılaşmanın psikolojik zemini
 Yabancılaşma’nın yaşantımızdaki bütün yansımalarını ele almak kolay değil. Bu sebeple biz de Marx gibi dikkatimizi çalışma, üretme biçimlerimizdeki yabancılaşma üzerine yoğunlaştırmakta fayda görüyoruz. Yani bu yabancılaşmanın çalışan insanlara yaptığı etki üzerine.
 İnsan son derecede karmaşık bir varlık. BEN kimdir? Bunu net olarak bilmiyoruz. “Ben” derken neyi, kimi kasdediyoruz? Derin insan  kitabının Korku Matkabı isimli kısmında izah ettiğimiz gibi « ben » mutlak bir varlık değil. Zihinsel bir inşaat. Her an yapım sürüyor. Ama « ben » aşınıyor hatta bazen yıkılabiliyor. Bunun için de depresyon ve şizofreni  gibi “bozukluklar” mümkün oluyor.
 İnsan BEN’liğinin inşa sürecinin vazgeçilmez ögelerinden biri de çalışmak, ekmeğini kazanmak, “hak” etmek. Toplumun ve Tabiat’ın arz ettiği zorluklara rağmen (ve sayesinde) birisi olmak demek çalışmak:
“Rüyamda bile denizi görüyordum. Gündüz kaçırdığım balıkları gece rüyamda yakalıyordum. Gündüz fırtınada dengemi kaybedip düştüysem gece dimdik ayaktaydım. Gündüz satamadığım balıkları rüyamda satıyordum. Ben denizi ve balıkları “çalıştığım” gibi onlar da beni “çalışıyor” şekillendiriyordu. [...] Her yere kürek çekerek gidiyorduk. Ellerimiz nasır tutmuştu. Bel ve sırt kaslarımız güçlenmişti. Uzaktaki dalgaların arasında atlayan küçücük balıkları bile görebiliyordum. Gözlerim keskinleşiyordu sanki. Dalgalı havalarda ağ atıp çekmek baştan çok zordu çünkü oturmadan, ayakta yapılan bir işti bu. Ama zaman içinde ayak bileklerim ve dizlerim “akıllandı”. En sert havada bile dikkatimi yaptığım işe verebiliyordum zira vücudum “otomatik viteste”  idi rüzgâra ve dalgalara uyum sağlarken. Balıkçılık bedenimi, zekâmı ve hissiyatımı şekillendirmişti. [...] Çalışmak insanın geçimini sağlamanın çok ötesinde bir süreç. O yıllara geri dönüp baktığımda bunu görüyorum. İnsanı şekillendiren, zorlayan, her başarısızlıktan sonra “bir daha asla!” dedirten, içimizde uyuyan enerjileri hayata geçiren…  Çalışmak insana değer katan, kendine saygısını, toplumdaki yerini ve benliğini inşa eden bir süreç.” (Liberalizmin Kara Kitabı, “Liberalizm Çalışan Bireyleri intihara sürükler” isimli bölüm)
Bu örnekte görülebileceği gibi Tabiat’ın arz ettiği zorluklara rağmen çalışmak insana dayanmayı, direnmeyi öğretiyor. Çalışan insan doğadan “kopardığı” bir maddeyi  ve kendi ömründen feda ettiği bir zamanla harmanlıyor. Emek ile ortaya çıkan “ürün” yerde bulunmuş bir taş gibi sıradan bir cisim değil. İnsanın emeğinin kristalleştiği, zamanın, tecrübenin ve becerinin elle tutulur, gözle görülür hale geldiği bir şey. Anlam yüklü her ürün.
 Marx’ın 1844 Elyazmaları’nda açıkça ifade ettiği gibi üretmek demek sübjektiften objektife geçmek demek (Öznelden nesnele). İnsan-Marangoz’un evlatlarını doyurma arzusu, çok sevdiği babasından öğrendiği mesleği, ormana gidip en uygun ağacı seçtiği uzun yürüyüşler… Bütün bunlar bir Masa-Ürün’de toplanıyor. Marangoz yaptığı masayı sattığında biraz nasırlı ellerini, biraz yorgun gözlerini, biraz ömrünü satıyor müşterisine. Karşılık olarak aldığı para da bir kâğıt parçası değil, mânâ yüklü: “Alın teri, helâl kazanç…”
 Oysa seri üretimle günde yüzlerce masa üreten bir fabrikada vida sıkan bir işçi bütün bu mânâ boyutundan yoksun. O yaşlı marangoz gibi sahip değil ürettiklerine. Baştan itibaren patrona ait bir fabrikada, patrona ait aletlerle, patrona ait malzemeyi işliyor. İşçinin sahip olduğu tek şey maaşı. Bunun için para, maaş, ücret kaybolan sübjektiviteyi, mânâyı sırtlanıyor. Bunun için düşük maaşlı insanlar yüksek gelirli “tabakanın” tükettiği sigaraları, içecekleri, kol saati ve parfümleri satın almak ve kullanmak istiyorlar. Birisi OL-amayanlar sahip OL-mak yolunu tutuyor. Geçim derdi değil “adam” olmak için para kazanmak gerekiyor. Marka fetişizmi kırılan onurları tamir ediyor. Artık yaptığı işten gurur duyan bir usta ve ona güvenen bir müşteri arasındaki insanî ilişki yok. Bunun yerine parasıyla BEN olmaya çalışan insanlar var. Ekmek almak için değil para için para istiyoruz. Yedikçe acıkmamız bundandır. Yine Marx’ın 1844 Elyazmaları’nda dediği gibi:
 ”Ticaretin motoru insanlık değil bencilliktir. Fizikî duyularımız ve entelektüel yolla oluşan mânâlar yerine bir yabancılaşma var: SAHiP OLMAK [...] Özel mülkiyet bizi o kadar aptal ve dar kafalı yaptı ki bir cisime sahip olmadıkça kullanamıyoruz. “( 1844 Elyazmaları, Savurgan Zenginlik İle Sınai Zenginlik Arasındaki Ayrım, Burjuva Toplumda İşbölümü)
[...]
“Bütün bu sonuçlar, şu gerekliliğe tabi bulunurlar: işçi, kendi emeğinin ürünü karşısında, sanki yabancı bir nesne karşısındaymış gibidir. [...] işçi kendi emeği içinde kendini ne kadar DIŞlaştırırsa, kendi karşısında yarattığı YABANCI, NESNEL dünya o kadar güçlü bir duruma gelir; kendi kendini ne kadar yoksullaştırır ve iç dünyası ne kadar yoksul bir duruma gelirse, kendine özgü o kadar az şeye sahip olur. [...] İşçi, yaşamını nesneye koyar. Ama artık yaşamın o parçası kendisinin değil, nesnenindir. Demek ki bu şekilde çalışma ne kadar artarsa, işçi o kadar nesnesiz (vasıfsız)  hale gelir. O, emeğinin ürünü olan şey değildir. Öyleyse bu ürün ne kadar büyükse, işçi o kadar az kendisidir. İşçinin kendi ürünü içinde YABANCIlaşması, sadece emeğinin bir nesne, DIŞsal bir varoluş durumuna geldiği anlamına gelmez. Aynı zamanda ürün emeğinin kendi DIŞında, ondan kopmuş, ona YABANCI, ve onun karşısında bağımsız bir güç durumuna gelen bir varlık şeklindedir.” (1844 Elyazmaları, Yabancılaşmış Emek)
Tabi burada bir noktaya dikkat etmek gerek. Bu satırları eğer bir modernite eleştirisi olarak okursanız daha çok istifade edebilirsiniz. İnsan tabiatındaki olumsuzlukların, bencilliğin aç gözlülüğün teknoloji ve kapitalizm yoluyla kurumsallaştığını, devlete ve dünya ticaretine hakim olduğunu çok net bir biçimde anlıyoruz Marx’ın kaleminden. Ancak bu felsefî çabayı ciddî biçimde perdeleyen bir etken var: Marx aynı zamanda bir devrimci. Daha sonraki bölümlerde detaylı biçimde gireceğimiz bir konu bu. Ama kısaca söylersek en çok ızdırap çeken sınıfın yani işçilerin devrim yapmasını istiyor. Hatta bu devrim ile kurulacak komünist düzenin kaçınılmaz bir son, insanlık için bir tür olgunlaşma olduğunu düşünüyor. Bunun yanında bizim Marx daha bir çok etken sebebiyle özel olarak Alman burjuvası ve genel olarak burjuva ile kavgalı. Nedir bu sebepler?
  • Kuşaklar boyu haham yetiştirmiş dindar bir Yahudi aileden gelmesi,
  • Ailesinin katlandığı yobaz protestan baskılar,
  • Prusya’da hüküm süren siyasî baskı ve sansür,
  • Fransız ihtilâlinin fikrî sonuçları,
  • Vs.
 Eserlerinde her fırsatta kâh “kapitalist” kâh “burjuva” olarak adlandırdığı zengin ve orta-zengin insanları suçluyor. Ona göre işçiler dışında hemen herkes işçilerin emeğini sömüren parazitlerdir. Tabi öz babasının avukat, kendisinin akademisyen ve gazeteci kimliği, hayatı boyunca çalışıp para kazanMAmış olması sebebiyle Marx’a da “parazit”, burjuva ve/veya rantçı denebilir. Kazanmayan ama para harcamayı seven bir insan bizim Marx. Güzel evlerde oturuyor,  hizmetçi tutuyor, lüks yerlerde tatil yapıyor… Karısı Jenny soylu ve zengin bir ailenin kızı. Arkadaşı, yoldaşı Engels’in ailesi de varlıklı ve Marx için hiç de fena bir şey değil bu!
 Yabancılaşmanın tarihî zemini
 Evet, Marx’ın haklı olduğu noktalara geri dönecek olursak… Batı Avrupalılar 16cı asırdan itibaren evinin yolunu unutan çocuklar gibiler. Bilim ve teknolojide ilerledikçe kendilerinden, özlerinden uzaklaşıyorlar. Bu uzaklaşma ise ne yazık ki günümüze kadar artarak ve dünyaya sirayet ederek sürüyor. Tabiat onların gözünde sahip olunan bir “şey” haline geldi. Korkunç bir kavram karmaşasına balıklama dalıyorlar (dalıyoruz),  kelimelerini kaybediyorlar (kaybediyoruz).
 Meselâ Ölüm ve Hayat aynı bir Hakikat’in iki yüzü değil artık, ölüm çözülmesi gereken bir problem. 16cı asırdaki viraja kötü giren ve peşinden bütün dünyayı sürükleyen Avrupa bugün 21 asırda uçurumun dibinde(yiz). “Değer” denilince çalışkanlık, paylaşma, vefa değil kastedilen, doların japon yeni karşısındaki “değeri” anlaşılıyor. “Mükemmellik” eskiden insanın kendi kusurlarından arınması, fıtratına uygun yaşaması, erdemle donanmasıydı. Avrupa’da da bu böyleydi. Bizdeki insan-ı kâmil gibi “parfait” yani kusursuz denilen Hristiyan din adamları vardı. Oysa bugün mükemmellik kelimesi performansı çağrıştırıyor. Mükemmel bir ev, mükemmel bir iş (yüksek maaş)… Mükemmel bir kadın ise erdemiyle değil 90-60-90 ölçüleriyle ön plana çıkan, insan olmadan önce dişi olan bir kadın.
 Bu bağlamda Marx’ın çalışan insanların “yabancılaşması” konusunda yazdıkları bütün güncelliğini muhafaza ediyor. Meselâ Irak’ta, Afganistan’da binlerce bebek ölürken Tokyo, New York ve Londra borsalarında endekslerin “değerleri” yükseliyor. Peki kim başlattı bu “ilerleme” adlı gerilemeyi?  İnsanlar nasıl YABANCILAŞTILAR kendilerine? Unuttular insanlıklarını? Din, sanat, bilim neden yardım etmedi onlara? Suçlu kim?
  • Cennet’ten tapu satacak kadar dünyevîleşen Vatikan?
  • Hakikat ile Gerçek’i birbirine karıştıracak kadar aklını kaybeden bilim adamları?
  • Sanat’ın varlık sebebi olan NE sorusunu unutup NASIL’da kendini kaybeden boyacı-sanatçılar?
 Sanırım dinciler, bilimciler ve boyacıların hepsi suçlu biraz. Ancak bu “kaybolma” mevzusunu daha önceki yazılarımızda ele aldığımızdan burada ilgili referansları vermekle yetiniyoruz:
Yabancılaşmanın psikolojik zemininde elbette Tabiat’a şekil verme çabası var, aletler, makineler ve fabrikalar yani. İnsan Tabiat’ı “kullanarak” ve ona şekil vererek hayatını devam ettiriyor. En eski yaşam biçimlerinde doğadaki meyveleri toplamak, hayvanları avlamak suretiyle yapılıyordu bu. Sonra insan zekâsını “kullanarak” aletler yaptı.
 Bir ucu beşerî, diğer ucu Tabiat’ın zorluklarına dönük Tabiat parçacıklarıydı bu aletler. Tabiat ile arasına kısa bir “mesafe” koydu insan alet kullanarak. Baltanın sapı ele göreydi, keskin yeri ise tabiatı dönüştürmek içindi. Maşanın sapı tutmak içindi, diğer ucu ise “tutulmaz” ateşe göreydi… Aletler ve makineler eskinin imkânsızlarını mümkün kıldı. Daha uzağa, hızlı gitmenin, hatta uçmanın yollarını keşfetti insan.
 Buhar makinesinin icadından itibaren doğaya olan bağımlılık gözle görünür olmaktan çıktı. O kısa mesafe büyüdükçe büyüdü. İnsan ekmeğini çıkardığı Tabiat’ı artık alınıp satılabilen bir mal gibi görüyor. Uzaya gidebilen, nükleer silahlarla şehirleri haritadan silebilen bir insan var şimdi. Hatta hayvanların, bitkilerin ve insanların genetik kodlarıyla “oynayabilen” bir insan.
 Dünya ölçeğinde düşünecek olursak insan kendi gözünde kısmen “tanrılaştı”. Dünyadaki hayatı yok edebilir, uyduları ve internetiyle herşeyi görebilir, borsalarıyla herşeye sahip olabilir… Ama dedik ya bu tanrılaşma sadece “kısmen” gerçekleşti. Tanrısal adaletten, tanrısal iyilik ve merhametten eser yok. Bunun için daha hızlı ve daha ucuza üretiyor ama üretileni adilce paylaşmanın yollarını bulamıyor.
 Belki de işçinin mesleğine, vatandaşın devlete yabancılaşması / uzaklaşması bir gölgeler ve yansımalar manzumesinden ibaret? Belki de daha “derin” bir kırılmanın, yırtılmanın yüzeyden hissedilen neticeleri? Zihinlerimizde Hakikat ve Gerçek’in birbirine karışmasından dolayı yaşadığımız dünyayı, bedenlerimizi, “ötekileri” anlamlandıramıyoruz… Kim bilir?

Soren Kierkegaard; Korku ve Titreme Eserinden Felsefesine

| yorum ( 1 )

Soren Kierkegaard, ülkemizde onu tanımayanlar için tuhaf isimli birisi, az tanıyanlar içinse karamsar ama sıkı bir düşünür.


Eğer düşüncelerini Almanca ya da daha yaygın bir dilde yazmış olsaydı bugün çok daha farklı bir yerde değerlendirirdi okur yazar dünyası. Ne yazık ki Almanca okuyabildiği halde sadece anadili Dancada yazmış olması yüzünden dünyada hak ettiği ilgiye geç ulaşıyor. Yaşadığı dönem olan 19. yüzyılda kendi insanları tarafından anlaşılamayan Kierkegaard`ın yazıları, kaygı ve acı çekme gibi olguların daha yoğun bir biçimde yaşandığı II. Dünya Savaşı sonrasında çözümlendi ve asıl değerine ulaştı. Ve bu süreç hâlâ tamamlanmış değil.

Kuşkusuz Kierkegaard`a dair pek çok şey var anlatılacak. Dâhi bir düşünürün ötesinde, kendisine karşı son derece dürüst ender insanlardan birinin duygu ve düşüncelerini hemen kuşatıvermek olası değil. Hayatın adadığı düşünceleri yanı sıra çok sesli bir düşünürün gezindiği alanları alt alta sıraladığımızda kimi spekülatif düşüncelerini de mizahi bir dille anlatabilme yeteneğine hayran olmadan onun düşüncesine katılmak hatta katıla katıla gülmemek yapılabilecek bir şey değil! Çünkü o; filozof, din düşünürü, toplum eleştirmeni olmanın ötesinde bir yazınsal ironi ustasıdır. Yapıtlarının felsefenin geleneksel sınırlarını epey zorlaması, tanrıbilim, ruhbilim, yazın eleştirisi, kurmaca yazın gibi pek çok alanda da kendisinden sık sık söz ettirmesi bu üslubundan kaynaklanır.

Şimdi Kierkegaard`ın yaşamına kısa bir dönüş yapabiliriz.

Yürüyen Düşünce

Varoluşçuluğun kurucusu kabul edilen Danimarkalı düşünür Soren Kierkegaard (5 Mayıs 1813 - Kopenhag / 11 Kasım 1855 - Kopenhag) zengin bir çorapçının yedinci ve son çocuğu olarak doğdu. Kişiliğini derinden etkileyen babası 1838`de öldüğünde Kierkegaard ile kardeşine hatırı sayılır bir servet bıraktı. Böylece Kierkegaard para sorunu olmadan zamanını yazmaya ayırabildi. Ama devraldığı psikolojik mirasın kişiliği üzerindeki etkileri çok daha önemliydi. Babasının gençlik yıllarında Tanrı`ya isyan etmesi yüzünden ailesinin lanetlendiğine inanıyor, annesinin ve beş kardeşinin ölümünü buna bağlıyordu. Kopenhag Üniversitesi`nde ilahiyat okumaya başladı, ama ilahiyat derslerini bırakarak felsefeye yöneldi. Babası öldükten sonra ise ilahiyat öğrenimini tamamlayarak 1840`ta lisansüstü diplomasını aldı.

Bu arada Regine Olsen ile nişanlandı. Hayatında ironik bakmayıp tersine son derece ciddi ele aldığı tek olay Regine Olsen`le olan nişanıydı. Her iki tarafa da büyük acılar yaşatarak bozulmaya mahkûm olan bu nişandan sonra Berlin`e gitti. Burada altı ay kadar kaldı. Başından geçen bu kısa, ama etkileyici gönül macerası sonraki kitaplarına yansıdı. Yanına pek çok taslak almışsa da Ya/Ya da diye bildiğimiz kitabı hızla ve büyük stres altında Berlin`de toparlanmıştır. Kitap Şubat 1843`te yayımlandı, kayıtlara geçen en uzun aşk mektubu unvanını alması gerekir. Fakat Regine bunu anlamazlıktan geldi ve başka biriyle nişanlandı. Aşk ilişkisindeki bu iki feci şoktan sonra Kierkegaard, Kopenhag sokaklarında yürüyen bir gizem oldu.

Burada karşımıza Kierkegaard`ın hayatında önemsediği bir eylem biçimi olarak yürümek çıkıyor. Yeğenine yazdığı bir mektupta şöyle diyor: "Her şey bir yana, yürüme arzunu kaybetme. Ben her gün sağlığım için yürüyor ve her türlü hastalıktan yürüyerek uzaklaşıyorum. Kendimi en iyi düşüncelerime yürüyerek götürdüm ve şimdi insanın yürüyerek kurtulamayacağı hiçbir can sıkıcı düşünce bilmiyorum." Yine, siyaset konuştukları bir dostuna yazdığı mektupta da şunları söylüyor: "Yürüyüşe çıkabildiğim sürece hiçbir şeyden korkmuyorum, ölümden bile." Sonra çok hoş bir yöntemle onun da yürüyüşlere çıkmasını sağlıyor.

Her Şey Ben Yaşarken Oldu

Kierkegaard kimdi? Nişanı neden bozmuştu? Tuğla kalınlığındaki Ya/Ya da ne hakkındaydı? Sorular akın akın gelmeye başladı. Daima bir taşra kasabası olarak gördüğü yerde sebep olduğu sansasyonu sevip intikam duygusuyla kendi rolünü oynadı. Gizemleri artırmaya bayılıyor ve çözmekten nefret ediyordu. Böylece ciddi ciddi gezgin filozofun gizemini yaratmaya koyuldu.

Kierkegaard`ın Regine Olsen ile olan nişanı ve dramatik ayrılışı belki eserlerinin çıkış sebebini de açıklayabilir. Zaman zaman bu sebeple de umutsuzluğa kapılan Kierkegaard pek çok insanın sorduğu soruları sorarak bu noktada hepimize birden dokunuyor. Umutsuzluk tüm insanları birleştiren bir öğe oluveriyor: "Hayatım bir çıkmaza girdi, varoluştan iğreniyorum, tatsız tuzsuz, anlamsız bir şey... İnsan parmağını toprağa batırıp kokusundan hangi diyarlarda olduğunu anlar -bu hiçbir şey kokmuyor. Neredeyim ben? Dünya denen bu şey nedir? Bu kelimenin anlamı nedir? Beni bunun içine kim çekti de şimdi orada bırakıp gidiyor? Ben kimim? Dünyaya nasıl geldim? Bana neden sorulmadı?.."

Nişanı bozma konusundaki gerekçesi aslında nişanlısına büyük bir iltifat niteliğinde. "Bütün dünya karşıma çıksa, bütün skolastikler benimle tartışsa, hayatım tehlikede olsa, yine de haklı olduğumu iddia ederim... Ben doğru hareket ettim. Benim aşkım kendini bir evlilikte ifade edemez." Kierkegaard çektiği acılardan dolayı çok kızgındır, Eyüp`e seslenir, "Eyüp, Eyüp, Eyüp! Sana ihtiyacım var, yüksek sesle nasıl şikâyet edeceğini bilen bir adama.”

Lanet Ediyor Bana Hemşerilerim!

Kırk iki yıllık kısa ömründe sadece iki Almanya gezisi yapmış olan filozofun sadık bir Kopenhaglı oluşuna karşın hemşerileri ondan nefret eder. 1855`te ölmüş olmasına rağmen, neredeyse ölüsü de dirisi kadar öfkelendiriyor. Danimarkalıları ve o eski kızgınlıklarını hâlâ koruyorlar. Çünkü Kierkegaard Danimarkalıların hiç inanmadıkları şeylerin üzerinde ısrarla durmuş, sonra da devlet ve kilise kurumunun her biçimine saldırmıştı.

Roger Poole, Danimarkalıların ondan nefret etmelerini şöyle temellendirir: “Danimarkalılar materyalisttir. Kierkegaard idealistti, tinin meselelerine inanırdı. Danimarkalılar yasalara uyarlar, yöneticilerine ve siyasi kuruluşlarına saygı duyarlar. Kierkegaard onlara sahtekâr muamelesi yapıp aşağılardı. Danimarkalılar huzurlu, sakin bir hayatı severler, geleneksel olan şeylerden hoşlanırlar. Kierkegaard bir kitaptan ötekine istisna olanı, bireysel olanı ve kişisel sahiciliği savunurdu. Danimarkalılar etin hazzından zevk alırlar. Kierkegaard nefsine hâkim olup bekâr kalacağı bir dünya için, ‘evrensel’ dediği bütün bu zevklerden vazgeçmişti. Danimarkalılar, Tanrı`ya inanmazlar. Kierkegaard, Tanrı`ya inanıyordu. Danimarkalılar, sosyalisttirler ve refah devletine inanırlar. Kierkegaard, Kral`a pek saygı duymamış olsa da mizaç olarak muhafazakârdı. Danimarkalılar fikir hayatında daima Avrupa modasına uyarlar, bu yüzden 1840`larda da Hegelciliğe ayak uydurmaya çalışıyorlardı. Kierkegaard`a göre Hegel şarlatandı.”

İbrahim’in Seyahati

Kierkegaard`ın hem bir insan hem de dehasıyla yalnız kalmış bir düşünür olarak portresi, kendi metinlerinden yaratılmış adeta yeni bir eser olarak çıkmış ortaya. Kierkegaard`dan söz edip de Hz. İbrahim’i anmamak, anıp da yüzeysel de olsa araya sıkıştırmamak mümkün değil.

Hegel sistemine düşman, sistem-dışı filozof Danimarkalı Kierkegaard`ın tüm düşüncesinin ve hayatının özünü oluşturan, mezar taşının alnındaki, "O, bir bireydi" cümlesi sanırım onun Hz. İbrahim’le ilgisini anlatmaya yeter de artar bile. Zira Kitabı Kerim’deki “Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah`a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi.” (Nahl Suresi, 120) ayetinin ilk kısmıyla yakından ilgilidir bu yazı. İnançlı bir filozof olarak Kierkegaard`ın “kurban etme” üzerine düşünen herkesin ilgileneceği bir eseri var: Korku ve Titreme. İbrahim`in seyahati Kierkegaard`ın bu eserinin merkezi temasıdır. Filozof bu eseri ile fırtınalar kopan düşüncelerini Hz. İbrahim’in öyküsünün içine sokarak, seyahati boyunca kendini Hz. İbrahim’in yanında düşlediğinden bir Peygamber için yazılmış olan en güzel liriklerden birini de yazmış olur. Çünkü “kurban” demek çokça İbrahim peygamber demek… İbrahim peygamberin içine düştüğü ikilemi, iradesini ‘itaat’ten yana kullanmadaki başarısını en iyi betimleyen kitap da odur. Soren Kierkegaard’ın Hz. İbrahim’i anlama çabasındaki içtenlik, ‘kurban etme/kurban kesme’ üzerine hayli önemli göstergeler taşımakta.

Kierkegaard’ın İbrahim peygamberi anlama çabasına hayranlık duygusu hâkimdir. İbrahim’in verdiği sözü yerine getirme kararlılığına hayrandır o. Kierkegaard`ın İbrahim`i, iman savında çektiklerinden dolayı yücedir: “İbrahim inanmıştı ve şüphe etmiyordu. O, akıl almaz olana inanmıştı. Şüphe etmiş olsaydı başka bir şey yapardı. Yine de şanlı bir şey. İbrahim şanlı ve muhteşem olandan başka ne yapabilirdi ki? (...) Çocuğunu yitirmiş çok baba vardı. Ama o yitirişlerde dileyen Tanrı’ydı. Kadir-i Mutlak’ın değiştirilemez, sırrına erişilemez iradesi, O’nun eliydi çocuğunu alan. İbrahim için bu böyle değildi. Onun için zorlu bir sınav hazırlanmıştı. Ve o yaşlı adam, orada, yanında biricik oğluyla doğruldu. Fakat şüphe etmedi. Kaygıyla sağa sola bakmadı. Dualarıyla semayı mücadeleye davet etmedi. Biliyordu ki onu sınayan Kadir-i Mutlak Tanrı’ydı. Biliyordu ki bu, ondan istenecek en zor kurbandı. Ve yine biliyordu ki Tanrı, dilediğinde hiçbir kurban zorlu olmazdı. (...)İbrahim inanmamış olsaydı eleminden donuklaşırdı ve Sara kederinden ölürdü şüphesiz. Tanrı’nın dileğini yerine getirmeye memur edildiğini anlamaz, buna bir gençlik hülyası der, güler geçerdi. Ama İbrahim inanmıştı. Demek ki gençti. Hep en iyisi için umut taşıyan dünyadan yaş alır. Hep en kötüsü için hazır olan, çabucak çöker. Ama inanan, daimi bir gençlik sürer. Öyleyse methedilsin bu öykü!”

Evet, Evet İmanı Olmak

Kierkegaard biliyordu ki, İbrahim bıçağına hevesle sarılmış değildi. O yüzden Batı sanatındaki çoğu tasvir onun derdini yansıtmaktan uzaktır. Oğlunun da şaşkın ve yalvaran bir ifade taşımasına imkân yoktu; çünkü her ikisi de niyetlerini ve ruh durumlarını Allah’ın isteği doğrultusunda düzenlemiş ‘seçilmiş’lerdi. Bir babanın oğlunu öldürmek üzere yatırması ve bileylediği bıçağı boynuna uzatmasında, birinin korku ve dehşeti, diğerininse kayıtsızlığı ya da hazzı söz konusu değildi. Bu sadece, Kierkegaard`ın deyişiyle, o "iman sıçramasını" gerçekleştirmiş iki insanın ortaya koydukları bir teslimiyetti, o kadar. İbrahim ve oğlu, bu en ünlü baba oğul, bıçağın bu ya da öte yanında olmanın farksızlaştığı, cellât ya da kurban gibi tanımların anlamsızlaştığı bir düzeyde, ruhlarını ilahi ‘aşkınlık’la birleştirebilecekleri bir yerdeydiler. Kierkegaard’ı ilgilendiren de bu yerdi zaten; tümüyle normal, sevgi ve şefkat dolu halim bir babayı, hatırlatmaları birkaç kez duymazlıktan gelmiş, kararını sorgulamış ve bu konuyu oğluyla konuşmuş bir babayı, kendi canından çok daha fazlasını kurban etme noktasına getiren ‘inanç’ nasıl bu kadar güçlü olabilir? Biz, bu titretici ve ürpertici teslimiyeti anlayabilir miyiz? İbrahim’i harekete geçiren şey tamamen “iman”dır. Kierkegaard için “iman” sadece Tanrı’nın varlığına inanmak değil, Tanrı için her şeyi her an yapabilecek kadar arzulu ve iradeli olmaktır. İbrahim de insan için en zor olan şeyi başarmıştır. İbrahim’in sıkı bir imanı olmasaydı iman sınavını kesinlikle geçemezdi. Hz İbrahim, ona göre dini varoluşun somutlaşmış hali ve büyük bir iman şövalyesidir. Zira o, neye inanması gerektiğini seçerken, kim olması gerektiğine de karar vermiştir. Onun imanı, toplumun yerleşik değerlerinden radikal bir kopuştur. Ve oğlunu kurban etmek isteyen birinin itham edileceği türden suçlamaları ve toplumun yüz karası olmayı da göze alarak, son noktaya kadar tereddütsüz gitmiştir.

İnanç Sıçraması!

Tanrı`yı insandan tümüyle ayrı bir varlık olarak gören Kierkegaard, Tanrı ile insan arasında yalnızca imanla doldurulabilecek bir boşluk olduğunu ileri sürdü ve bu görüşünü "inanç sıçraması" deyimiyle dile getirdi. Yaşama karşı estetik ve etik tepkilere ağırlık vermekle birlikte, bunların insanı kaygı ve umutsuzluktan kurtarmadığını, insanın Tanrı ile kuracağı ilişkinin önemli olduğunu vurguladı.

Kierkegaard İbrahim’i Danimarka’da yaşayan modern bir kahraman olarak tahayyül etmeye çalıştı. Tanrı’dan gelen emri delil göstererek oğlunu kurban edeceğini söyleyen biri modern toplumda nasıl algılanırdı? Hiç kuşkusuz ‘deli’ olarak.

Filozofun bu kıssayı ‘güncelleyerek’ tartışmasının nedeni varoluşun kaçınılmaz sonucu olan inancın sadece ‘akıl’ ile açıklanamazlığını ispat etmeye çalışmaktı. Ona göre modern bireyin İbrahim’in ve oğlunun teslimiyetini salt akılla ölçüp tartarak anlaması imkânsızdı, ne yazıktır ki elinde ‘akıl’dan başka bir şeyi de kalmamıştı bu ‘akıl’lının. Sonlu varlığının içine kapanmış ve kendisini yaratan güçle bağlantısını kesmişti insan.

Döneminin etik, estetik, düşünsel ve hayata dair alanlarında bayağılıklara karşı mücadele etmiş bir adamı yani Kierkegaard`ı (yeniden) tanımak için bir başlangıç olabilir Korku ve Titreme. Ki eser temelde “diyalektik lirik”tir. Bu Korku ve Titreme`nin temelde biçim ve anlatım standartlarına göre değerlendirilecek bir edebi eser olduğu ya da konusunun büyük oranda edebî yeteneğin sanatsal gelişimine aracılık ettiği anlamına gelmemektedir. Ancak eser bir lirik olarak adlandırıldığı için, yazarın kendi sanatının en azından kısmen bu standartlara göre değerlendirilmesini istediğini söyleyebiliriz.

Medya Araçsallaşmış Bir İktidar mıdır ?

8 Ağustos 2013 Perşembe | yorum

"Asıl sorun, özgür bir toplumda mı yoksa bir çeşit kabullenilmiş totalitarizm altında olayların merkezinden uzaklaştırılmış şaşkın sürü olarak bir yerlere sürülen, dehşete düşürülen vatansever sloganları bas bas bağıran, hayatları için sürekli korku duyan, huşu işe kendilerini yok olmaktan kurtaran liderlere hayran olan; eğitimli sınıflarınsa bir emirle uygun adıma geçerek kendilerinden beklenen sloganları tekrar ettiği ve evinde değerlerini kaybederek gerileyen bir toplumda payımıza düşeni mi yaşamak istediğimiz. 
 Bu bir seçimdir. Yüzleşmek zorunda olduğumuz bir seçim. Böylesi soruların cevabı aslında büyük ölçüde senin benim gibi insanların elinde."
Noam Chomsky

Medya Araçsallaşmış Bir İktidar mıdır ?
 Gustave Le Bon, Kitleler Psikolojisi adlı eserinde insanlığın bir kitleler çağına girdiğini ve yönetimin kişilerin insiyatifinde çıkıp kitleler tarafından belirlendiğini söylemişti. Ancak bunu söylerken, kitlelerin azınlıklar tarafından kontrol edilen ve kendilerine benimsetilen gerçeklerin dışına çıkamayan iradesiz çoğunluklar hâline gelebileceğini tahmin edemediğini düşünüyorum.
         Çünkü her ne kadar iktidarın seyrini belirleyen halk kitleleriymiş gibi görünse de, bu kitlelerin iradesi basit bir oyundan ibarettir.Ancak kitleler, iktidar için uyutulabildiği ve yalanlara inandırılabildiği sürece tehlikesizdir. Çünkü bir şeylerin farkına vardıklarında kendilerine nasıl aşağılıkça bir oyun oynandığını anlayacak ve yakın zamanda tanık olduğumuz gibi, bu sirkin sahiplerine ve soytarılarına karşı ayaklanacaklardır.
        İktidar, ayaklananmanın büyümesini önlemek için kendisine başkaldıran insanları, halkın geri kalanına kan emici yaratıklar olarak göstermek zorundadır. Kendini aklayabilmek için devamlı olarak yalanlar üretir ve bir beyin yıkama sistemi hâline gelen medya yoluyla insanları, kendisine başkaldıranların kötü olduğuna inandırır. Bu beyin yıkama, kitlelerin çocukların bile inanmayacağı kadar aptalca yalanlara inanmalarını sağlar.
 İşte Hermes'in Laneti tam olarak burada başlar. Hermes, Yunan mitolojisinde tüccarların, hırsızların ve kumarbazların koruyucusu, tanrıların en kurnazıdır. Apollon'un ineklerini çalar ve cezalandırılmak için Zeus'a götürüldüğünde bir kaplumbağa kabuğundan yaptığı gitarı çalarak Zeus'u ve Apollon'u etkiler. Zeus, Hermes'i cezalandırmak yerine ona bir çift kanatlı ayakkabı verir ve onu tanrıların habercisi yapar. 
Hermes'in en önemli özelliği yalancılığıdır. Zeus, Pandora'yı yaratırken yalan ve hile yetisini Hermes'ten istemiştir. Onun bir özelliği de itaatkar ve hizmetkâr oluşudur. Olympos eğlencelerinde tanrılara hizmet eder, onlar için odun keser, et pişirir ve bütün zamanını diğer tanrılara hizmet etmekle geçirir.
 Bugün medyanın büyük kısmı Hermes'i totem edinmiş gibi, onun geleneğini devam ettiriyor. Eğer politeizm günümüz toplumunda yaygın olsaydı, bugün herkesi provakatör ve terörist ilan eden penguen sever gazete ve televizyonların habercileri, TRT binasının olduğu yere Hermes'in tapınağını inşa eder heykelleri etrafında dönüp onun sunağında kurban keserlerdi. Hermes artık bir tanrı değil, mitoloji kitaplarında kalmış bir figürken bile onun geleneğine bu kadar sadık kalmaları bunu düşündürüyor. Tıpkı Hermes gibi bütün varlıklarını yalan ve hile üzerine kurup, egemenlerin sofrasında onlara hizmet ediyorlar.
 Medyanın manüpilasyonuna maruz kalıyorken ve onun tarafından, ülkenin büyük bir kesimine "vandal, terörist, kan emici" olarak gösteriliyorken bu sistemi ve nasıl işlediğini iyi anlamamız lâzım.
Bugün medyanın görevi, halkı devletin politikalarına alıştırmak, hiç bir insanın onaylamayacağı barbarlıklar devlet tarafından yapıldığında meşru göstermek ve insanlara sorunlarını unutturup dikkatlerini başka yerlere çekmektir. Diktatörlerin ve otoriter yönetimlerin, kolluk kuvvetlerinde daha çok önem verdikleri bir şey varsa o da propaganda ve bu propagandanın yayıldığı medyadır. Çünkü halkı kolluk kuvvetleriyle tamamen sildirmek zahmetli ve kesin sonuç vermeyecek bir iştir, ancak beyinlerini yıkayarak ve kendi yalanlarını mutlak doğruymuş gibi benimseterek teslim almak, devleti güçlendirecek ve silahın elde edemediği otoriteyi halkın üzerinde sağlayacaktır.
 1937'de Pennysylvania'da Johnstown çelik işçileri büyük bir grev yaptılar. 30lu yıllar boyunca ABD'deki işçi mücadeleleri sonuç vermeye başlamış ve işçiler 1935 Wagner Yasası gibi kazanımlar elde etmişlerdir. Doğal olarak bu durum sermayenin ve iktidarın pek hoşuna gitmedi. Bu yüzden grev kırma yoluna gittiler, ancak şiddete başvurmak işe yaramıyordu. Grevi kırmak için yapılması gereken şey propagandaydı ve bu propagandanın amacı grevcilerin topluma zarar veren bozguncular olduğuna inandırmaktı. Çünkü Amerika, işçi, işveren, ev hanımı ve bir çok insanın bir arada yaşadığı uygar bir toplumdu ve kötü niyetli bozguncular bu uyumu mahvetmeye çalışıyorlardı. Bu kara propaganda işe yaradı ve bu yöntem bir daha sonra da "Mohawk Valley Yöntemi" olarak grevlerin kırılmasında kullanıldı.*
 İşte bu yöntem, insanları kandırmanın en etkili yoludur. Sistem, insanlara çocukluktan itibaren benimsetilen bazı değerlerin tehdit edildiğinden ve eğer bozguncu sürüsü ortadan kalkmazsa zarar göreceğinden bahseder. Eğer işçiler grev yapıyorsa kutsal Amerika tehlikededir. Eğer birileri Kürtçe konuşuyorsa atalarımızın kanıyla kurulmuş yüce Türk devleti tehlikededir. Ne kadar farklı yerlerde kullanılırsa kullanılsın bu propagandanın özü aynıdır: ortada insanların ortak çıkarlarını ve toz pembe sistemi tehdit eden kötü niyetli insanlar vardır, bunlar mutlak huzurun sağlanması ve değerlerin korunması için yok edilmelidir.
 Düşünmeye üşenen ve sahip olduklarını kaybetme korkusunda olan kitleler, bu yapay tehditlerden korkarak beyne sahip olarak doğmuş hiç bir canlının inanmayacağı kadar ahmakça yalanlara inanmaya başlarlar. Dünyayı saran bir Komünizm tehlikesi olduğu için Ronald Reagan ve onun desteklediği El Salvador çeteleri  kahramandır. Müslümanlar medeniyeti tehdit ederken onların üstüne ordularını yollayan George Bush, medeniyetin koruyucusudur. Almanları Çingenelerin ve Yahudilerin zulmünde koruyan Adolf Hitler bir kahramandır. Kardeş kardeşi öldürürken tanklarıyla ülke yönetimini ele geçirip binlerce insanı işkencelerde öldüren Kenan Evren iyi biridir. Ulu bir önder ülkenin bütünlüğünü korumak için Dersim'de katliam emri verir. Faiz lobisi, ülkenin büyümesini çekemezken onun kışkırttığı çapulcularla mücadele eden Tayyip Erdoğan bir kahramandır, binlerce insanı yaralayan, işkence eden, taciz eden ve bazılarını öldüren polis ise cennetin kutsal koruyucularıdır.
Tüm bu kahramanlar, yüce insanlar binlerce insanın acı çekmesine sebep olmuştur ancak ülkenin bütünlüğü ve medeniyetin tehlikelerde korunmas yanında bunun lafını etmek yakışık almaz. Çünkü değerler uğruna bazı fedakarlıklar gösterilmelidir. Sistemin ve onun medyasının bize benimsettiği düşünce tam olarak budur. Hermes'in geleneğinde gelen medya her zaman ezenin yanında olacak ve ezilenleri yok edilmesi gereken kötü niyetli insanlar olarak gösterecektir.
 Bugün medyanın ikiyüzlülüğüne tanık olunduğu hâlde, insanların eski yalanlara inanmaya devam etmeleri ve kendilerini vandal olarak gösteren medyanın on yıl önceki yalanlarını hâlâ benimsiyor olmaları da trajikomik bir durumdur. Yaşadığımız ülkede kimse ABD'nin Irak'a baskı altındaki halkı kurtarmak için gittiğine inanmazken, herkes okyanus ötesinde üretilen bu yalanın farkındayken, Güneydoğu'daki sorunun sadece ihanet etmek için bomba patlatan birkaç başı bozuğun meselesi olduğuna inanmak oldukça popülerdir. İnsanlar bir yandan medyanın yalancılığına küfrederken, diğer yandan bu yalancılığa inanmaya devam etmektedirler.
 İşte kurtulunması gereken budur. Bilinmelidir ki, iktidar ve onun medyası halka asla doğruyu söylemeyecek ve medya tıpkı Hermes gibi, iktidarda olanlara ayırt etmeden hizmet edecektir.
*Noam Chomsky - Medya Denetimi

İlahi Dava The Man Who Sued God İzle

| yorum

İlahi Dava The Man Who Sued God İzle
Güney Galler, Avustralya'da bir balıkçı teknesiyle balık avlamaya gider. Dönüşte eski eşi için tuttuğu balıkları unutur ve almak için geri döner. Fırtına çıkmaya başlamıştır, sandalı tekne elli bir mesafede bozulur. fırtına başlayacakken bir yıldırım tekneye çarpar. Parçalanan tenenin bir parçası adamın ayağına saplanır. Adam sigorta şirketine gidip masrafı karşılamalarını ister ve şirket bunun tanrının işi olduğunu öne sürerek rededer. 
Bunun üzerine adam tanrıya dava açmak için mahkemeye gider ve dava açılır. Film konu itibariyle hem kiliseyi hemde din üzerinden insanları sömüren şirket politikalarını eleştirir. Filmin konusu gerçek bir olaya dayanır. Böylece tanrıya açılan dava; kilise, sigorta şirketleri ve eski mesliği avukatlık olan balıkçı arasında başlar. İzmenizi tavsiye ettiğim bir film olan ilahi dava komedi, ve kurgu yanıyla zevkli bir filmdir.





İlahi Dava The Man who sued god Altyazı Full İzle from Düşünce Yurdu on Vimeo.

Friedrich Nietzsche - Böyle Buyurdu Zerdüşt Panayır Bölümü

7 Ağustos 2013 Çarşamba | yorum ( 1 )

Friedrich Nietzsche - Böyle Buyurdu Zerdüşt Panayır Bölümü
Dostum yalnızlığa kaç! Seni büyük adamların gürültüsünden sersemlemiş ve küçüklerin iğnesiyle didiklenmiş görüyorum. Orman ve kaya seninle vakur, susmayı bilirler. Sevdiğin geniş dallı ağaca benze yine! O, denizin kenarında susan ve dinleyen bir tavırla durmaktadır.

Yalnızlığın bittiği yerde panayır başlar ve panayırın başladığı yerde büyük artistlerin gürültüsü ve zehirli sineklerin vızıltısı başlar. Dünyada en iyi şeyler bile, gösterecek kimse bulunmazsa, bir şeye yaramaz. Halk bu göstericilere büyük adam der. Halk büyükten pek anlamaz. Büyük, yaratıcıdır. Oysaki halk yalnız büyük davaların göstericilerini ve artistlerini tanır. Dünya, yeni değerler yaratanların etrafında döner. Görünmeden döner. Oysaki halk ve şöhret artistlerin etrafında döner. Dünyanın gidişi böyledir. Artistin zekası vardır. Fakat zekanın vicdanı zayıftır. O daima en çok inandırabileceği şeye inanır. Yarın başka, öbür gün başka bir şeye inanır. Onun duyguları halk gibi ve hava gibi sık değişir.

Panayır şatafatlı şaklabanlarla doludur ve halk bu büyük adamlarla övünür. Onca zamanın egemenleri bunlardır.Fakat zaman onları baskı altına alır, böylece seni baskı altına alırlar ve senden de bir evet ve hayır isterler. Yazık, bu "leh" ve "aleyh" arasında m? yer almak istiyorsun? Ey gerçek aşığı, bu sokulganları ve dönekleri kıskanma, gerçek hiçbir zaman bir döneğin koluna asılmamıştır! Bu bıktıran, usandıranlardan kendini koru. insanı ancak panayırda "evet" veya "hayır"la bastırırlar.

Büyün derin kaynakların duyuşu yavaştır: Derinliklerine düşen bir şeyin ne olduğunu anlamak için uzun zaman beklemeleri gerekir. Gerçek büyüklükler panayırın ve şöhretin ötesindedirler. Yeni değerlerin yaratıcıları daima panayırın ve şöhretin üstünde bulunurlar.

Dostum, yalnızlığına kaç. Seni zehirli sineklerle didiklenmiş buluyorum. Sert ve sağlam bir havanın estiği yerlere kaç! Yalnızlığına kaç. Sen küçüklere ve acınacak adamlara çok yakın yaşadın. Onların görünmez öçlerinden kaç. Bunlar senin için öçten başka birşey değildirler. Onlara artık el kaldırma! Onlar sayısızdır. Ve sinek avcılığı sana düşmez. Bu küçükler ve acınacak yaratıklar sayısızdır. Ve nice görkemli yapıları yağmur damlaları ve vahşi otlar harap etmiştir.. Sen bir kaya değilsin, fakat damlaların çokluğu seni oymuş bile! Damlaların çokluğundan çatlayacaksın..

Zehirli sineklerden seni yorulmuş görüyorum.Yüz yerinde kanayan yaralar açılmış görüyorum. Ve gururun öfkelenmek bile istemiyor. Onlar senden masumiyetle kan isterler. Kansız ruhları kana hasrettir. Onun için bütün masumiyetleriyle sokarlar. Fakat ey derin adam, sen küçük yaraların da acısını pek derinden duyuyorsun ve daha şifa bulmadan aynı zehirli sülük vücuduna tekrar sokulur. Bu pis boğazları öldüremeyecek kadar gururlusun. Fakat sakın ki, onların bütün bu zehirli haksızlıklarına dayanmak sana bela getirmesin ?

Onlar seni överek de etrafında vızıldarlar. Yılışıklık onların övüşüdür. Onlar senin derine ve kanına yakın olmak isterler. Sana bir tanrı veya şeytana taptıkları gibi yılışırlar. Bir tanrı veya şeytan karşısında olduğu gibi acınırlar. Fakat neye yarar? Onlar dalkavuk ve mızmızlardır. Başka birşey değillerdir. Çok defa kendilerini sana hoş gösterirler. Fakat korkakların kurnazlığı her zaman bu olmuştur. Evet korkaklar, kurnazdır. Dar ruhlarıyla seni çok düşünürler. Sen onlarca her zaman düşündürücü bir şeysin. Çok düşünülen herşey, düşündürücü olur.

Bu erdemlerin için seni cezalandırırlar. Aslında yalnız hatalarını bağışlarlar. Sen sakin ve dürüst olduğun için dersinki; "Bu küçük varlıklar suçsuzdur." Fakat onların dar ruhları şöyle düşünür: "Bütün büyük varlıklar suçludur".

Sen onlara şefkatli olsan bile kendilerine hakaret ettiğini zannederler ve senin iyiliğine, gizli acılarla karşılık verirler. Senin sessiz gururun onların zevkini bozar. Bir defa da gururlu olacak kadar alçakgönüllü olursan seni ayartılar. Biz bir adamda bulduğumuzu alevlendiririz de! Onun için küçüklerden sakın! Senin karşında kendilerini küçük görürler ve alçaklıkları sana karış görünmez bir kin halinde yanar, tutuşur.

Kendilerine yaklaştığın zaman nasıl sustuklarını ve kuvvetlerinin, sönmüş bir ateşin dumanı gibi, kaybolduğunu hissetmedin mi ? Evet dostum, sen en yakınların için bir vicdan azabısın; çünkü onlar sana layık değillerdir. Böylece senden nefret ederler. Ve kanını emmek isterler.

Yakınların daima zehirli sinek olacaklardır. Sende büyük olan şey, onları daima daha zehirli ve daha fazla sinek yapacaktır. Dostum yalnızlığına, sert ve kuvvetli bir havanın estiği yere çekil. Senin kısmetin sinek kovalayıcılığı değildir...

Friedrich Wilhelm Nietzsche
Böyle Buyurdu Zerdüşt

Son Fırsatlar