Friedrich Nietzsche - Böyle Buyurdu Zerdüşt Panayır Bölümü

7 Ağustos 2013 Çarşamba | yorum ( 1 )

Friedrich Nietzsche - Böyle Buyurdu Zerdüşt Panayır Bölümü
Dostum yalnızlığa kaç! Seni büyük adamların gürültüsünden sersemlemiş ve küçüklerin iğnesiyle didiklenmiş görüyorum. Orman ve kaya seninle vakur, susmayı bilirler. Sevdiğin geniş dallı ağaca benze yine! O, denizin kenarında susan ve dinleyen bir tavırla durmaktadır.

Yalnızlığın bittiği yerde panayır başlar ve panayırın başladığı yerde büyük artistlerin gürültüsü ve zehirli sineklerin vızıltısı başlar. Dünyada en iyi şeyler bile, gösterecek kimse bulunmazsa, bir şeye yaramaz. Halk bu göstericilere büyük adam der. Halk büyükten pek anlamaz. Büyük, yaratıcıdır. Oysaki halk yalnız büyük davaların göstericilerini ve artistlerini tanır. Dünya, yeni değerler yaratanların etrafında döner. Görünmeden döner. Oysaki halk ve şöhret artistlerin etrafında döner. Dünyanın gidişi böyledir. Artistin zekası vardır. Fakat zekanın vicdanı zayıftır. O daima en çok inandırabileceği şeye inanır. Yarın başka, öbür gün başka bir şeye inanır. Onun duyguları halk gibi ve hava gibi sık değişir.

Panayır şatafatlı şaklabanlarla doludur ve halk bu büyük adamlarla övünür. Onca zamanın egemenleri bunlardır.Fakat zaman onları baskı altına alır, böylece seni baskı altına alırlar ve senden de bir evet ve hayır isterler. Yazık, bu "leh" ve "aleyh" arasında m? yer almak istiyorsun? Ey gerçek aşığı, bu sokulganları ve dönekleri kıskanma, gerçek hiçbir zaman bir döneğin koluna asılmamıştır! Bu bıktıran, usandıranlardan kendini koru. insanı ancak panayırda "evet" veya "hayır"la bastırırlar.

Büyün derin kaynakların duyuşu yavaştır: Derinliklerine düşen bir şeyin ne olduğunu anlamak için uzun zaman beklemeleri gerekir. Gerçek büyüklükler panayırın ve şöhretin ötesindedirler. Yeni değerlerin yaratıcıları daima panayırın ve şöhretin üstünde bulunurlar.

Dostum, yalnızlığına kaç. Seni zehirli sineklerle didiklenmiş buluyorum. Sert ve sağlam bir havanın estiği yerlere kaç! Yalnızlığına kaç. Sen küçüklere ve acınacak adamlara çok yakın yaşadın. Onların görünmez öçlerinden kaç. Bunlar senin için öçten başka birşey değildirler. Onlara artık el kaldırma! Onlar sayısızdır. Ve sinek avcılığı sana düşmez. Bu küçükler ve acınacak yaratıklar sayısızdır. Ve nice görkemli yapıları yağmur damlaları ve vahşi otlar harap etmiştir.. Sen bir kaya değilsin, fakat damlaların çokluğu seni oymuş bile! Damlaların çokluğundan çatlayacaksın..

Zehirli sineklerden seni yorulmuş görüyorum.Yüz yerinde kanayan yaralar açılmış görüyorum. Ve gururun öfkelenmek bile istemiyor. Onlar senden masumiyetle kan isterler. Kansız ruhları kana hasrettir. Onun için bütün masumiyetleriyle sokarlar. Fakat ey derin adam, sen küçük yaraların da acısını pek derinden duyuyorsun ve daha şifa bulmadan aynı zehirli sülük vücuduna tekrar sokulur. Bu pis boğazları öldüremeyecek kadar gururlusun. Fakat sakın ki, onların bütün bu zehirli haksızlıklarına dayanmak sana bela getirmesin ?

Onlar seni överek de etrafında vızıldarlar. Yılışıklık onların övüşüdür. Onlar senin derine ve kanına yakın olmak isterler. Sana bir tanrı veya şeytana taptıkları gibi yılışırlar. Bir tanrı veya şeytan karşısında olduğu gibi acınırlar. Fakat neye yarar? Onlar dalkavuk ve mızmızlardır. Başka birşey değillerdir. Çok defa kendilerini sana hoş gösterirler. Fakat korkakların kurnazlığı her zaman bu olmuştur. Evet korkaklar, kurnazdır. Dar ruhlarıyla seni çok düşünürler. Sen onlarca her zaman düşündürücü bir şeysin. Çok düşünülen herşey, düşündürücü olur.

Bu erdemlerin için seni cezalandırırlar. Aslında yalnız hatalarını bağışlarlar. Sen sakin ve dürüst olduğun için dersinki; "Bu küçük varlıklar suçsuzdur." Fakat onların dar ruhları şöyle düşünür: "Bütün büyük varlıklar suçludur".

Sen onlara şefkatli olsan bile kendilerine hakaret ettiğini zannederler ve senin iyiliğine, gizli acılarla karşılık verirler. Senin sessiz gururun onların zevkini bozar. Bir defa da gururlu olacak kadar alçakgönüllü olursan seni ayartılar. Biz bir adamda bulduğumuzu alevlendiririz de! Onun için küçüklerden sakın! Senin karşında kendilerini küçük görürler ve alçaklıkları sana karış görünmez bir kin halinde yanar, tutuşur.

Kendilerine yaklaştığın zaman nasıl sustuklarını ve kuvvetlerinin, sönmüş bir ateşin dumanı gibi, kaybolduğunu hissetmedin mi ? Evet dostum, sen en yakınların için bir vicdan azabısın; çünkü onlar sana layık değillerdir. Böylece senden nefret ederler. Ve kanını emmek isterler.

Yakınların daima zehirli sinek olacaklardır. Sende büyük olan şey, onları daima daha zehirli ve daha fazla sinek yapacaktır. Dostum yalnızlığına, sert ve kuvvetli bir havanın estiği yere çekil. Senin kısmetin sinek kovalayıcılığı değildir...

Friedrich Wilhelm Nietzsche
Böyle Buyurdu Zerdüşt

Friedrich Nietzsche Ahlak Felsefesi ve İnsan Görüşü

| yorum

Friedrich Nietzsche Ahlak Felsefesi ve İnsan Görüşü

Ahlakın Soykütüğü - Friedrich Nietzsche 

Friedrich Nietzsche (1844-1900) Alman filozof ve edip olarak büyük bir etkiye sahip olmuştur. Aydın bir aile içinde, dâhi bir çocuk olarak yetiştirilmiş, henüz yirmi beş yaşındayken Basel Üniversitesi’nde klasik eserler profesörü olmak gibi sıradışı bir iş başarmıştır. Sosyal eleştiri alanında faaliyet göstermesinin nedeninin bilimin gösterişinin kendisini iğrendiriyor olması ile açıklanır. 1879 yılında sağlık sebeplerinden dolayı üniversitedeki profesörlük makamından istifa eden Nietzsche, İsviçre Alplerinde çeşitli pansiyonlarda yaşamış, hayatını yazarlıktan kazanmıştır. Kariyeri 1889 yılında akıl sağlığını kaybetmesiyle sona eren Nietzsche, ömrünün kalan yıllarını bir akıl hastanesinde geçirir. Eserlerinin çoğu, Hıristiyanlığa doğrudan saldırı içerir. Hıristiyan ahlakının öncelikle hizmetçi ruhlu insanlara cazip geldiğini, çünkü bu insanların kendilerinden “doğaları icabı üstün” olanlara “içerlediklerine” inanır. “Köle ahlakı” ile “Aristokrat ahlakı” arasındaki çelişki, Nietzsche’nin ilk kez 1887 yılında basılan Ahlakın Soykütüğü [Zur Genealogie der Moral] isimli eserinde güçlü bir şekilde sunulmaktadır.

Orta Sınıfın Ahlakının Kökünde Ne Yatar?

Kölelerin ahlaki değerlere isyanları tam olarak yaratıcı bir şekilde ve yeni değerleri ortaya çıkararak içerlemeilkesinde başlamaktadır ve bu, uygun eylem çıkışlarından yoksun oldukları için telafisini hayali bir intikamda bulmaya zorlanan yaratıkların yaşadığı bir içerlemedir. Her aristokrat ahlak, kendi taleplerini başarıyla onaylamaktan doğarken köle ahlakı en başından “kendi dışında”, “kendinden farklı” olan ve “kendi olmayan” her şeye “hayır” demektedir ve bu “ hayır” onun yaratıcı eylemidir. Değer veren bakış açısının bu cephe değişimi, yani tekrar öznele gitmek yerine kaçınılmaz olarak nesnele çekim “içerlemenin” tipik özelliğidir: Köle ahlakı varlığının koşulu olarak fizyolojik bir terminoloji kullanmak için dışa dönük ve nesnel bir dünya ve eylem yeteneği için de nesnel bir uyarıcı gerektirmektedir; onun eylemi de temelde bir tepkidir. Aristokratların değer sistemine baktığımızda tam tersi bir durum bulunmaktadır: Kendiliğinden hareket etmekte ve büyümektedir, kendi benliğine daha minnettar ve coşkulu bir “onay” vermek için kendi antitezini aramaktadır; “biz aristokratlar, biz iyiler, biz güzeller, biz mutluların” (hayat ve tutkuya doymuş) olumlu ve temel kavramıyla karşılaştırıldığında olumsuz kavramı “kaba”, “kötü” sadece soluk, ortaya geç çıkmış bir örnektir.
Aristokrat ahlakı yoldan çıktığında ve gerçekte kutsal şeylere saygısızlık yaptığında bu durum, yeteri kadar tanımadığı, aslında gerçek bilgisini hor görerek kendini koruduğu bu belirli katman ile sınırlıdır. Bazı durumlarda nefret ettiği katmanı yani bilinen kaba ve bayağı insanların katmanını yanlış değerlendirmektedir; diğer taraftan her durumda küçümseme, aşağılama, kibir durumunun, küçümseme amacını yanlış tanımladığı varsayılsa bile her zaman, elbette tasvirde, zayıfların düşman hücumlarında kinci nefreti ve kindarlığının, saldırıları niteleyecek olan hata derecesinden çok uzaklaşmış olacağı düşüncesine gereken ağırlık verilmelidir. Aslında kurbanını, gerçek canavarlığın gerçek karikatürüne dönüştürebilmek için küçümsemenin içinde güçlü bir aldırmazlık, ilgisizlik, sıkıntı, sabırsızlık ve hatta kişisel iftihar karışımı bulunmaktadır. Mesela Yunan soyluluğunun bütün kelimelere aktararak kendini normal insanlardan ayırdığı neredeyse iyiliksever nüanslarada dikkat edilmelidir; bir çeşit acıma, kaba insana ithaf edilen bütün sözler en sonunda “mutsuz”, “acınası” ifadeleri olarak hayatta kalana kadar ilgi ve düşüncenin ballı tadını sürekli nasıl dışavurduğunu unutmayın. Aristokrat insan nasıl kendine güvenerek ve açık sözlülükle yaşıyorsa, içerleyen adam ne samimidir, ne tecrübesizdir, kendine karşı ne dürüsttür ne de açık yüreklidir. Ruhu şaşı bakmaktadır; aklı saklı kuytuları, dolambaçlı yolları ve arka kapıları sevmektedir; kendi sözü, kendi güvenliği, kendi tesellisi gibi gizli her şey onu cezbetmektedir; sessizlikte, unutmamakta, beklemekte, geçici değersizlik ve alçaklık hissinde ustadır. Bu tür içerleyen insan soyu sonunda ister istemez diğer aristokrat ırklardan daha dikkatli olduğunu kanıtlayacaktır; dikkatliliği çok farklı bir şekilde, aslında varlığının çok önemli bir koşulu olarak onurlandıracaktır; aristokrat insanlar arasında dikkatlilik lüks ve nezaketin lezzetli tadını çalmaya eğilimliyken onların arasında bilinçsiz içgüdüleri yöneten işlevlerin tam kesinliği veya tehlikeye ya da düşmana karşı öfkeli ve cesur bir hamle gibi belirli bir dikkat yoksunluğu veya soylu ruhların her zaman birbirlerini tanımalarını sağlayan insanı kendinden geçiren öfke patlaması, aşk, saygı ya da minnet olarak hiç ayrılmaz bir parça rolü üstlenmeyecektir. Aristokrat insanın içerlemesi kendini açığa vurduğunda hemen gelen bir tepkiyle kendini bitirmekte ve tüketmektedir ve sonuçta hiçbir zehir aşılamamaktadır; diğer taraftan bu içerleme kendini sayısız durumda dışavurmamaktadır fakat zayıf ve basiretsizlerin durumunda bu, kaçınılmazdır. Eriyip giden plastik güç fazlalığına sahip güçlü mü güçlü doğanın işareti anlamına gelen, düşmanlarını, felaketlerini, kötü davranışlarını bir süreliğine olsun ciddiye alamama yeteneksizliği tamamen iyileştirmekte ve unutkanlığı üretmektedir. Aristokrat bir insanda düşmanları için bulunan saygı zaten bir sevgi köprüsüdür! Düşmanını, kendini ayırt eden özelliği olarak yanında tutmakta ısrarlıdır. Karakterinde nefret edecek hiçbir şey olmayan ama onurlanacak birçok şey olan bir kişi dışında düşman olarak kimseye hoşgörüsü yoktur. Diğer taraftan “içerleyen” insanın anladığı şekilde bir düşman hayal edin işte tam burası onun çalışmasını ve yaratıcılığını gördüğümüz noktadır; “şeytani düşman”, “şeytani olan” anlamıştır ve aslında bu, şimdi onunla çelişen ve onu karşılayan bir figür olarak “iyi olanı”, kendini, ta kendisini geliştirmesinin anafikridir.
Bu insanın yöntemi, anafikir “iyiyi” kendiliğinden ve doğrudan, yani kendi dışından anlayan ve bu maddeden daha sonra kendi için “kötü” kavramını yaratan aristokrat insanınkiyle oldukça çelişmektedir. Aristokrat insanın “kötüsü” ve tatmin olmamış nefretin kazanından çıkan bu “şeytanilik”, ilki bir benzetme, bir “ekstra”, bir ek nüans, ikincisi köle ahlakının kavramında orijinal, ilk ve temel eylem olarak bu iki “kötü” ve “şeytani” kelimeleri “iyi” fikrine karşı özdeş bir çelişkiye sahip olmalarına rağmen ne kadar da büyük bir farklılık gösteriyorlar. Fakat “iyi” fikri aynı değildir; en iyisi soruyu soralım: “İçerleme ahlakına göre kim gerçekten şeytanidir?” Bütün sertlikle şöyle cevap verilsin: Sadece diğer ahlakın iyi insanı, sadece aristokrat, güçlü olan, yöneten fakat içerlemenin zehirli gözüyle yeni bir renge, yeni bir anlamlanmaya ve yeni bir görünüşe dönüşmüş olan. Bu belirli noktayı inkâr edecek son kişi olmalıyız: “İyileri” sadece düşman olarak tanımayı öğrenen kişi aynı zamanda onları sadece “şeytani düşmanlar” olarak tanımamayı da öğrenmiştir;inter pares (eşitleri arasında) gelenek, saygı, âdet ve minnet olarak daha da fazla inter pares karşılıklı dikkat ve kıskançlık yoluyla kesin bir şekilde sınırlar içinde tutulan aynı insanlar, birbirleriyle ilişkilerinde özen, özdenetim, duyarlılık, gurur ve arkadaşlık göstermenin yeni yollarını bulan bu insanlar çemberleri dışındakilere göre (yabancı unsurun, yabancı bir ülkenin başladığı yerde) serbest bırakılan yırtıcı hayvanlardan daha iyi değildir. Orada bütün sosyal kontrol bağımsızlıklarıyla eğlenirler, vahşi hayatta toplumun huzuru içindeki kuşatılmışlık ve hapislik tarafından ortaya çıkarılan gerginliği dokunulmazlık altında açığa vurabileceklerini hissederler, yırtıcı hayvan vicdanının masumluğuna, büyük ihtimalle manevi bir cinayet, kundaklama, tecavüz ve işkence devresinden kabadayılık ve ahlaki bir ağırbaşlılık içinde dönen coşkulu canavarlar gibi, sadece yaramaz bir öğrencinin şakası yapılmış gibi şairlerin şarkı söylemek ve kutlamak için bolca konusunun olduğuna ikna olmuş şekilde geri dönerler. Bütün bu aristokrat ırkların çekirdeğindeki yırtıcı hayvanı; gasp ve zafere susamış bu muhteşem sarışın canavarı fark etmemek imkânsızdır; bu saklı çekirdeğin bazı zamanlar bir çıkışa ihtiyacı olmuştur; hayvanın yine serbest kalması, vahşi hayata dönmesi gerekir. Romalı, Arap, Alman ve Japon soyluları, Homeros kahramanları, İskandinav Vikinglerinin hepsi bu ihtiyaca gelince aynıdır. İlerledikleri bütün yollarda “barbarlığı” terk eden, aristokrat ırklardır fakat bu barbarlığın bilinci ve hatta içindeki gururu en gelişmiş medeniyetlerinde bile kendini göstermektedir (örneğin kutlanan cenaze söylevinde Perikles’in Atinalılara “Bizim cesaretimiz her toprakta ve denizde iyi ve şeytaniiçin her yere ölümsüz abidelerini inşa ederek bir yol açmıştır” demesi gibi). Aristokrat ırkların tabiri caizse bu deli, saçma ve istikrarsız cesareti; girişimlerinin hesap edilemeyen ve akıl almaz doğası, Perikles’in özel bir rahatlık ve görkemle bahsettiği Atinalılarının nitelikleri, güvenlik, vücut, yaşam ve rahatlığa olan aldırmazlıkları ve küçümsemeleri, bütün yıkımdan, zafer ve zulmün bütün coşkusundan aldıkları inanılmaz sevinç ve yoğun zevk, yani bütün bu özellikleri “barbarlık”, “şeytani düşman” belki de “Got” ve “Vandal” resminde bu yüzden acı çekenler için açıklığa kavuşturulmaktadır. İktidara geldiği an Almanların ateşlediği derin soğuk güvensizlik, günümüzde bile, hâlâ bu yüzyıllar boyunca Avrupalıların sarışın Töton hayvanının (eski Almanlarla bizim aramızda fiziksel bir yanla neredeyse hiç psikolojik ilişki olmamasına rağmen) hiddetine addettiği bastırılamaz korkunun kötü neticesidir. Bugün doğru olduğuna inanılan bütün medeniyetin tam özünün insanın, yırtıcı hayvanın, uysal ve uygar hayvanın, evcilleştirilmiş hayvanın dışında yetiştiği teorisinin gerçekliğine bakınca şüphesiz tepki ve içerleme içgüdülerinin hepsine medeniyetin gerçek araçları olarak bakmamız gerekir; bu araçların sahiplerinin medeniyeti temsil ettiği deyişiyle aynı anlama henüz gelmemiş olsa da bu teorinin yardımıyla aristokrat ırkları idealleriyle birlikte sonunda alçaltılmış ve ezilmiştir. Tam tersine dışavurulmaması gereken kindar içgüdülerin sahiplerinin, bütün Avrupalı olan ve olmayan kölelik, özellikle de Aryan öncesi nüfusun torunları yani diyorum ki bu insanların insanlığın çökmesini temsil ettiği olası değil somuttur. Bu “medeniyet araçları” insanlığa karşı bir ayıptır ve gerçekte medeniyete karşı bir argümandan ve medeniyetten neden şüphe duyulması gerektiği sorusundan daha fazlasını oluşturmaktadır. Kişinin, bütün aristokrat ırkların özünde yatan sarışın canavardan her zaman korkması ve tetikte olması kusursuzca haklı çıkarılabilir: fakat kim aynı zamanda hayranlık duyarken dönüşmüş, küçültülmüş, cüce ve zehirlenmişin nefret uyandırıcı görüntüsüne daima takılı kalma pahasına korkuya karşı dokunulmaz olmak yerine korkmayı yüz defa tercih etmez ki? Bu bizim kaderimiz değil mi? Bugün “insana” karşı olan nefretimiz nerden kaynaklanıyor? “İnsandan” çektiğimiz için bu konuda şüphe yoktur. Konu korku değildir, aslında insanlardan daha fazla korkacağımız başka bir şeyimizin olmamasıdır, solucan insanın göz önünde olması ve gittikçe üremesidir; sefil, vasat ve eğitici olmayan yaratık “uysal insanın” kendini bir amaç, bir zirve, bir alt anlam, bir tarihi ilke, bir “üstün insan” olarak görmesidir: evet, kokusu günümüzün Avrupa’sını kirletmeye başlayan aşırı çarpıklık, hastalık, tükenmişlik ve ruhsuzluğuyla çelişkili bir şekilde her hâlükârda büyük bir başarıya ulaştığını ve her hâlükârda hâlâ hayata “evet” dediğini hissettiği sürece kendini böyle görmeye hakkı olmasıdır.
Konunun dışına çıktığı kısa bir aradan sonra Nietzsche, “içerleme” psikolojisinin Hıristiyan “köle ahlakını” nasıl oluşturduğunu açıklar:
Aramızdan biri bu dünyada ideallerin nasıl üretildiği gizemine biraz hatta tam gözüne bakacak mı? Kimin bunu yapmaya cesareti var? Hadi!
Burada kirli atölyelere açılan bir manzaramız var. Bir dakika bekleyin sevgili Bay Meraklı ve Gözüpek; ilk önce gözünüzün göz yanıltan ışığa alışması gerekir - Evet! Yeter! Şimdi konuş! O aşağıda neler olup bitiyor? Açıkça söyle! En tehlikeli merakın çoğunu, ne gördüğünü söyle, dinliyorum.
“Hiçbir şey görmüyorum, daha fazlasını duyuyorum. Bütün köşe ve kuytularda dikkatli, kindar ve hafif bir fısıltı ve mırıldanma var. Bana yalan söylüyorlar gibi geliyor; sahte tatlı yumuşaklık her sese yapışmış. Zayıflık bir erdeme dönüştürülmüş, hiç şüphe yok, tıpkı söylediğin gibi.”
Başka!
“Karşılığı verilmeyen acizlik; korkak rezillik olan “iyiliğe”, nefret ettiklerine teslimiyet anlamına gelen alçakgönüllüğe ve itaate (yani bu teslimiyeti emrettiğini söyledikleri ve Tanrı dedikleri şeye itaate) dönüştürülüyor. Zayıfın mazlum karakteri, içinde zengin olduğu korkaklığı, kapıda beklemesi, zorla beklemek zorunda olması burada ayrıca ‘erdem’ de denilen ‘sabır’ gibi hoş isimler kazanıyor; öç alamamaya öç almak istememe, belki de bağışlama (onlar ne yaptıklarını bilmedikleri ve sadece biz onların ne yaptığını bildiğimiz için) deniyor. Ayrıca, ‘düşmanlarının sevgisinden’ bahsediyor ve böylelikle küfrediyorlar.”
Başka!
“Acınacak durumdalar, hiç şüphe yok, köşelerdeki bütün bu dedikoducular ve sahteciler birbirlerine daha da yaklaşarak ısınmaya çalışsalar da zavallılıklarının tıpkı birinin çok sevdiği köpeği dövmesi gibi onlara Tanrı tarafından bağışlanan bir ayrıcalık ve farklılık olduğunu; belki de bu zavallılığın bir hazırlık, deneme ve bir eğitim olduğunu; ayrıca bir gün telafi edilecek ve altına, daha da fazlası mutluluğa muazzam bir yatırımla geri ödenecek bir şey olduğunu söylüyorlar. Buna ‘Kutsanmışlık’ diyorlar.”
Başka!
“Şimdi bana sadece tükürüğünü yalamak zorunda oldukları kudretliden, yeryüzünün hâkimlerinden (Korkudan değil, kesinlikle korkudan değil! Tanrı bütün hâkimiyetin onurlandırılması gerektiğini emrettiği için) daha iyi olduklarını değil, her hâlükârda ‘daha iyi zamana’ sahip olduklarını, bir gün “daha iyi zamana” sahip olacaklarını söylüyorlar. Fakat yeter! Yeter! Artık dayanamıyorum! Kötü hava! Kötü hava! İdeallerin üretildiği bu atölyeler gerçekten en aptal yalanlar yüzünden pis kokuyor.”
Ayrıca bir dakika! İstediğin her türlü siyahtan beyazlık, süt ve masumluk üretebilen kara büyünün bu virtüözlerinin başyapıtları hakkında hiçbir şey söylemiyorsun; en küstah, hoş, becerikli ve yalancı sanatçı hileleri olan chef d’oeuvre (şaheser) ile nasıl bir nezaket derecesine ulaştıklarını fark etmedin mi? Dikkat et! İntikam ve nefretle dolu bu kiler hayvanları gerçekten de intikam ve nefretleriyle ne yapıyorlar? Bu sözleri duyuyor musun? Sadece sözlerine güvenmiş olsaydın, içerleyen insanların içinde olduğundan ve başka da bir şey olmadığından şüphe duyar mıydın?
“Şimdi anlıyorum, kulaklarımı yeniden açıyorum (ah! ah! ah! ve burnumu kapatıyorum). Çok sık söyledikleri şeyi ilk defa şimdi duyuyorum: ‘Biz iyiler, biz erdemliyiz’; nefret ettikleri şey onların düşmanı değil, hayır, onlar ‘günahkârlık’ ve ‘tanrısızlık’ tan nefret ederler; inandıkları ve umut ettikleri şey intikam umudu, tatlı intikam zehirlenmesi (‘baldan da tatlı’, Homer böyle mi demişti?) değil erdemli Tanrı’nın “tanrısız” üzerindeki zaferidir; bu dünyada onların sevmesi için kalan şey nefret eden kardeşleri değil, dedikleri gibi, yeryüzündeki bütün iyi ve erdemli ‘seven kardeşleridir’.
Yaşamın bütün sorunlarına karşı onlara avuntu olarak hizmet eden şeyi, bekledikleri gelecek kutsanmışlığının fantazmagoryasını nasıl adlandırırlar?
“Nasıl mı? Doğru mu duydum? Ona ‘son karar’, krallıklarının ‘Tanrı’nın krallığının’ ilerlemesi derler fakat bu arada ‘inanç içinde’, ‘sevgi içinde’ ve ‘umut içinde’ yaşarlar.”
Yeter! Yeter!

Modernizm Tarihi

4 Ağustos 2013 Pazar | yorum

Modernizm Tarihi
Kültürel anlamda modernizm, 19. yüzyılda geleneksel anlamdaki edebi, sanatsal, sosyal organizasyon ve gündelik yaşamın geçerliliğini yitirdiği fikriyle ortaya çıkmıştır.
Modernist hareketin 19.yy ortasında Fransa'da ortaya çıktığı kabul edilir. Modernizm kabaca 1884-1914 yılları arasında hüküm sürmüştür. Temelde dayandığı fikir, geleneksel sanatlar, edebiyat, toplumsal kuruluşlar ve günlük yaşamın artık zamanını doldurduğu ve bu yüzden bunların bir kenara bırakılıp yeni bir kültür icat edilmesi gerektiğidir. Modernizm ticaretten felsefeye her şeyin sorgulanmasının gerekliliğini savunur. Böylelikle kültürün öğeleri yeni ve daha iyi olanla değiştirilebilir. Modernizme göre 20.yy'ın ortaya çıkardığı yeni değişiklikler ve yenilikler kalıcıydı, aynı zamanda yeni oldukları için 'iyi' ve 'güzeldi' ve toplum dünya görüşünü bu öngörülere göre gözden geçirip uyarlamalıydı.
Modernizm tanınmış gelenekleri kıran bir sitil anlatmak için kullanılmıştır.Yeni bir çağında duyarlılığına daha yerinde formları yaratmayı amaçlamıştır. Bazıları 20. yy'da gözlemnenen modernizmi "modernizm" ve "postmodernizm" olmak üzere iki harekette incelerler. Fakat bazı görüşlere göre modernizm ve postmodernizm bir hareketin sadece iki farklı açısıdır.

Felsefe Nedir ?

| yorum

Felsefe Nedir ?

 Felsefe'nin Anlamı

Tarafımızca seçilmeyen, koşulları hakkında doyurucu bir bilgi sahibi olmadığımız, belirsizlikler ve bilinmeyenlerle dolu yaşamın içinde, insan ediminin boyutlarını ölçerek yaşamı güvenli kılabilecek en önemli etkinliklerden biri felsefedir. Yaşamak, kimi zaman bir şeyler yapıyor olmak, kimi zaman ise bilerek (bilinçli olarak), bir şeyler yapmaktan sakınmaktır. Zira yapmamak da bir eylem biçimidir. Bir şeyi yapmak ya da yapmamak kararı, tercihlerin teraziye konulmasıdır. İnsan, sürekli kararlar vermek zorundadır ve kimi zaman çok zevkli olabilen bu etkinlik, kimi zamanlarda ise fazlasıyla tedirginlik ya da acı verici olabilmektedir. Karar vermek, mevcut koşullar içinde bir şıkkı yeğlemek, onu seçmektir. Bu seçim ise, her şeyden önce bilgiyi (bilmeyi) zorunlu kılmaktadır. Yaşam, zaman stadyumunda bir yarış, bir performanslar ve tercihler zinciri midir? Engellerle dolu bir yolu izleyip, bu engelleri aşarak, bir noktadan diğerine ulaşmak için sarf edilen bir çabadan mı ibarettir yoksa? Sadece bir yerlere ulaşmak, ya da bir şeyler olmak mıdır? Yoksa seçilmiş ya da verilmiş belli bir yolda yürüyüşüne devam etmek, kimi zaman da koşmak mıdır? Hepsidir yaşam. Yapmaktır o, burada ve şimdi. Ancak, sadece emek (yapmak) tek başına yeterli olmamaktadır, bu emeğin yönünü çizecek tarihsel bir bilincin olması da zorunludur. Uygarlığımızın teknolojide kaydettiği ilerlemenin, ahlaki ve felsefi donanım bakımından kaydettiği ilerleme ile eşit olmadığı uzun zamandır bilinen ve üzerinde tartışılan bir konudur. Zaten bugün hissedilen ve yaşanan çok yönlü sıkıntıların başlıca nedenlerinden biri de, bu ahlaki ve
felsefi yordamın eksikliği ve geri plana itilmiş olması değil midir? Uygarlığımız bugün, yol boyunca yapmış olduğu tercihlerin, ama özellikle tarihsel dönüm noktalarında yapılan yön değişikliklerinin acısını çekmektedir. Günümüzde artık açık ve net olarak görülmektedir ki, büyük uygarlıklar, toplumsal ve siyasal farklılıklarını ne yazık ki, sahip oldukları büyük teknolojiyi, taş devrindeki insanlardan çok da farklı olmayan bir şekilde kullanarak çözmeye çalışmayı sürdürmektedirler. Tarih öncesi insanının binlerce yıl önce birbirlerine attıkları ilk kurşunlar olan çakmak taşlarının yerini, bugün artık hidrojen ile atom bombaları ve kimyasal silahlar almıştır. Çağdaş insan çok ilerlemiş, gurur duyduğu bir uygarlık ve teknoloji geliştirmiştir ama diğer insanlarla olan çelişkilerini çözmek için başvurduğu yöntemi, mağara adamınınkinden ayıran tek fark, bugün, kullanılan silahların tahrip gücünün daha yüksek olmasından ibarettir. Uygarlığımızın yansıttığı birbiriyle uyuşmayan, karmaşık görüntü karşısında önerilebilecek tek şey, felsefeye daha çok eğilmek, onu daha iyi bilmeye ve anlamaya  çalışmak olacaktır.

Felsefeden ne anlaşılmaktadır?

Bildiğimiz gibi, felsefe ile ilgilenmeye başladıktan bir süre sonra, ortalama bir insan genellikle şöyle şeyler söylemeye başlamaktadır:Bütün bu, kavramları, yöntemleri analiz etme ve eleştiriden geçirme işi iyi de, tüm bunların ne yararı var ki? Bir kere, bu yoğun zihinsel işlemler (kavramları öğrenme, kavrama, analiz etme, sorgulama ve eleştirme vb.) çok sıkıcı. Ayrıca ben, gerçekte bu teknik ayrıntılarla hiç ilgilenmiyorum. Benim bilmek istediğim şey, bütün bunların ne ifade ettiği, ne anlama geldiği… İçinde yaşadığım dünya gerçekten nasıl bir dünyadır? Bu dünyada, peşinden koşulmaya değer şeyler nelerdir? Felsefe, bizi bu sıkıcı işlemlerle karşı karşıya bırakmak yerine, neden, tüm bu işlemlerden çıkarılması gereken sonuçların neler olduğunu doğrudan doğruya söylemiyor?  Bizlere pek de yabancı gelmeyecek olan bu ifadelerde de görülebileceği gibi, ortalama insan, aklını kurcalayan ve yanıtlamakta güçlük çektiği sorulara bir cevap ister, çünkü birçok filozofun, hayatta karşılaşılan sorunlara ilişkin olarak yanıtlara sahip oldukları gibi bir iddia ile ortaya çıktığını bir şekilde duymuştur. Gözden kaçırdığı nokta ise, söz konusu yanıtı, her filozofun içinde bulunduğu koşullarda ve kendi bakış açısından ileri sürdüğü, dolayısıyla bu yanıtların ancak benzer koşullar içinde bir anlam ve değere sahip olabileceğidir. Örneğin Aydınlanma, Modernite ve Kapitalizm gibi tarihsel, ekonomik ve kültürel süreçlerden geçmiş bir ülke ve toplumun ferdi olarak bir filozofun sözgelimi, yoksulluk sorunu ve daha insancıl koşullarda yaşama arzusunun gerçekleştirilmesine yönelik açıklama ve önerileri, tamamen farklı
koşullarda yaşamını sürdüren ve söz konusu süreçlerden geçmemiş toplumlarda yaşayan insanlar için geçerli olmaktan oldukça uzak bir yanıt olacaktır. Bu nedenle bu yanıtların, her ne kadar benzeri sorunlarla yüz yüze gelmiş olsalar da, insanların tümü için aynı derecede geçerli olması mümkün değildir. Farklı zaman dilimlerinde ve farklı toplumlarda, ekonomik, kültürel ve toplumsal koşullar ve dolayısıyla sorunların ortaya çıkış biçimleri de farklı olacaktır. Felsefeye ilgi duymakla birlikte, henüz onu tanıma imkanını bulamamış olan sıradan bir insan, genellikle felsefeyi, çok şey vaat eden, çekici ama aslında vaat ettiklerini karşılamaktan uzak, anlaşılması neredeyse imkansız denilebilecek kadar zor ve ilk başta uyandırdığı ilginin aksine, aslında çok sıkıcı bir uğraş olarak görmektedir. Filozofların yazdıklarında, zihnini meşgul eden sorunların nasıl çözülebileceklerine ilişkin herhangi bir ipucu yerine bulabildiği tek şey, bu sorunların çeşitliliğinin ve derinliğinin, kendi düşündüğünden çok daha fazla olduğunun farkına varmasını sağlayan ve onu aslında hiç ilgilendirmeyen analizler bolluğu olmaktadır. Felsefe ona, aklını kurcalayan sorunun kaynaklarına, koşullarına, biçimlerine ilişkin bir sürü ayrıntılı bilgi ve analizler vermekte, ama onun sorununun nasıl çözülebileceğine ilişkin herhangi bir şey söylememekte ya da tüm bu birikim içinde neyi seçmesinin daha iyi olabileceği konusunda ona hiç de yardımcı olmamaktadır. Kendisinin bu filozoflar kadar akıllı ve bilgili olmadığını düşünen sokaktaki insan, doğal olarak filozofların yanıtlarında, her insan için geçerli olabilecek bilgi, öneri ya da çözümler bulmayı umut etmektedir. Daha da açık bir şekilde söylemek gerekirse, ortalama insanın felsefeye yönelmesinin altında yatan asıl neden, kendi düşünme ve bilgilenme yeteneğini geliştirmekten çok, kendisinin çıkarması gereken sonuçları hazır olarak bulabileceğine ilişkin beslediği umuttur.

Felsefe Nedir?

Felsefe, bir takım gizli hikmetlerle dolu olduğu görüntüsü veren, bazı ağırbaşlı ve saygıdeğer insanlarca dile getirilen gizemli kavramlarla bezenmiş, adeta çözülmemek üzere hazırlanmış bir bilmece değildir. Hayatın bizzat içinden yükselen bir etkinlik olarak felsefe, aslında yaşamın diğer olgularından çok uzaklarda ya da onlardan çok farklı değildir. Sözgelimi kimi zaman o, soğuk algınlığı kadar basit bir şeydir, kimi zaman kalp krizi kadar dramatiktir. Kimi zaman ise, sözgelimi bir veba kadar vurucu ve yıkıcı bir şeydir.4 Felsefe, insana, geçmişine ait zengin deneyim ve birikimini göstererek, ona, kendi kaderini çizmesinde yardım edebilir. Böylece, onun bugününü doğru değerlendirmesine ve gelecek yönelimleri için isabetli seçimler yapmasına yardımcı olabilir. Çünkü insan sürekli yolculuk içinde olan bir varlıktır. İnsan olmak demek, yolda olmak demektir. İnsan tamamlanmamıştır, dolayısıyla, yaşadığı sürece her bir anda farklılaşmaktadır. Yaşamak, içkin ve belirlenmiş bir var oluşa sahip olmak değil, bu var oluşu andan ana gerçekleştirmeye çalışmaktır. Yaşamak, insanın miras aldığı birikim, donanım ve doğayı, kendi düşünceleri, sözcükleri ve eylemleriyle uzlaştırmaya çalışmasıdır

Son Fırsatlar