Aşk, Hüzün ve Yokluk Ayrılmaz Dostlar

12 Ağustos 2013 Pazartesi | yorum

Aşk, Hüzün ve Yokluk Ayrılmaz Dostlar
Hüzün ki, yokluktan gelir.
Aşkla başlayalım...

Aşk, bir başkasını kendi içine, koşulsuz, "çağırmak"tır. O başkası, gelmese de, oradadır. Çağırdığın zaten sendedir, sen onunla dolarsın, onunla sen, olduğun olursun. Sevincin ondandır, coşkun, özlemin, yıpranışın, hüznün, acıların... Aşk bittiğinde, o "sen" senden kopup gider, dönüşürsün, başka olursun. 
Aşk, kendi içinde başkasıyla "çok olma" arzusudur. İnsan yalnızlığa katlanabilseydi, aşk da olmazdı. 
Aşk, trajik  (sonluluğunun bilincinde olan) varlığın çoğalarak sonsuzlaşma özlemini gösterir. Ama biliyoruz ki, sonsuzluk yoktur; işte  trajik yanımız buradan gelir. Aşk kendini ve nesnesini sürekli koruyamaz, tutamaz. Zaten, gerçekte, aşkın "nesnesi" de yoktur. Aşk "kişisel" bir meseledir; seven benim, sevilen bendedir. Aşk bittiğinde, bir ben eskir, biter, "yok" olur.

Aşk ölümün karşıtıdır; aşk, artma, çoğalma, dirim isteğidir. Ölüm, dönüştür; bir büzülme, bir çekilme... Gelgelelim, bu, bizim "anlayabildiğimiz" kadarıyla böyledir. Ölmekteyim ama ölüm anı hep benim dışımda kalır. Wittgenstein'ın dediği gibi: ölüm bir yaşam olayı değildir, ölüm yaşanmaz. Ölüm hep benim ölümüm olsa da, benim dışımdadır. Ölümümü yaşayamam, ölümümün deneyimi yoktur. Ne ki aşk, bendendir, bendedir, çağırdığım, yaşadığımdır. Ölüm, kendi yaşamımızda bir başkasını yitirme olgusudur. Ölen kişi ölümü "yaşamaz", yaşayan ölümü yaşar. Sırf bu "anlamı"yla ölüm, yani başkasının ölümü, biten bir aşkı andırır.

Ölüm benim için, başkasının ölümüdür; bu nedenle benim için anlaşılmaz kalır. Çünkü "anlamak", yaşam ifadelerini anlamaktır. Yaşayan, yaşayana kendini dışa vurur (ifade eder) ve bu da anlaşılır. Oysa, bir yandan kendi ölümüm yoktur, diğer yandan başkasının ölümü, başkası tarafından ifade edilemez. Levinas'ın dediği gibi, "ölünün yüzü ifadesizdir". Biz yaşayanın yüzüyle karşılaşırız ancak. Spinozavari kısaca dile getirirsek, "insan düşünür" ama "anlayamaz".     

Yaşam geçmişte çoğaldıkça, gelecekte azalır. İnsan "ölmeye yürür", ölmektedir evet. Ne ki, ölüm benim başarabileceğim bir şey değildir; ne de anlayabileceğim. Heidegger'in doğruları içindeki yanılgısı buradadır: Yaşamak günden güne azalmaktır, evet, ama "son olanağımız" ölüm değildir. Olanağımız "yaşamaktır" ve tek olanağımız da budur.  

Alıntı : Cetin Turkyilmaz

Okunması Gereken 50 Kitap Listesi

10 Ağustos 2013 Cumartesi | yorum ( 1 )

Okunması Gereken 50 Kitap Listesi

 Öncelikle belirtmeliyim ki eminim okunması gerekip de unuttuklarım var. Şimdilik bunlar aklıma gelenler. Bazı yazarlarda ne yazacağımı şaşırdım. Türk yazarları özellikle almadım. Başka bir zaman da onu listeleyeceğim inşallah. Eklemek istediğiniz eserler varsa mutlaka yorum kısmına not düşün ki listemiz büyüsün. Seçtiğim kitaplar özellikle edebiyatla ilgilenen okura sesleniyor. İyi okumalar dilerim.


1-Antenio Tabucchi- Requiem
2-Andre Gide-  Vatikan’ın Zindanları, Dar Kapı
3-Ali Şeriati- insanın Dört Zindanı
4-Albert Camus- Yabancı
5-Antonie de Saint Exupery- Küçük Prens
6-Cioran- Çürümenin Kitabı
7-Comte de Lautreamont- Maldoror’un şarkıları
8-Dante- İlahi Komedya
9-Dostoyevsky- Suç ve Ceza, Öteki, Bir Yazarın Günlüğü (yazarın bütün eserlerini okuyun)
10-Dino Buzzati- Tatar Çölü
11-Elias Canetti- Körleşme
12-Franz Kafka- Milena’ya Mektuplar, Dönüşüm  (yazarın bütün eserlerini okuyun)
13-Georges Perec- Kayboluş
14-Gabriel Garcia Marquez- Yüzyıllık Yalnızlık
15-Franz Frago- Sanat
16-Gustave Flaubert- Madame Bovary
17-Goethe- Faust, Genç Werther’in Acıları
18-George Orwell- 1984
19-Gerard de Nerval- Aurelia Rüya ve Yaşam
20-Halil Cibran- Ermiş
21-Herman Hesse- Bozkırkurdu, Siddharta
22- Homeros- Iliada, Odysseia
23-Haruki Murakami- Sahilde Kafka
24-İbn Hazm- Güvercin Gerdanlığı
25-İbn Arabi- Füsusul Hikem
26-Italo Calvino- Görünmez Kentler  (yazarın bütün eserlerini okuyun)
27-Ivan Gonçorov- Oblomov
28-Ingeborg Bachmann- Malina
29-James Joyce- Ulysses
30-Jean Paul Sartre- Bulantı
31-J.D.Salinger- Çavdar Tarlasında Çocuklar
32-Jose Saramago- Yitik Adanın Öyküsü, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
33-Juan Rulfo’nun Pedro Paramo /Ölüler Diyarından Öyküler
34- John Steinbeck- Fareler ve İnsanlar
35- Marcel Proust-Kayıp Zamanın İzinde
36- Magda Szabo- Kapı
37- Miguel de Unamuno- Sis
38- Nietzsche- İşte Böyle Buyurdu Zerdüşt  (yazarın bütün eserlerini okuyun)
39-N.K. Klenbaum- Ölü Ozanlar Derneği
40- Oscar Wilde- Dorian Gray’in Portresi
41- Platon- Sokrates’in Savunması
42- Rimbaud – Illuminations, Cehennemde Bir Mevsim
43- Roberto Bolano- 2666
44- Stefan Zweig- Üç büyük Usta, Kendileriyle Savaşanlar  (yazarın bütün eserlerini okuyun)
45- Terry Eagleton- Azizler ve Alimler
46-Thomas More- Utopia
47- Ursula K. Le Guin- Kadınlar Rüyalar Ejderhalar
48- Umberto Eco- Faucault Sarkacı, Gülün Adı (yazarın bütün eserlerini MUTLAKA okuyun)
49- Virginia Woolf- Deniz Feneri
50- William Golding- Sineklerin Tanrısı

Modern Hayatta Kadının Kimlik Arayışı

5 Ağustos 2013 Pazartesi | yorum

Modern Hayatta Kadının Kimlik Arayışı 
Tüketicilik, sosyal statü, daha fazla refah gibi yeni bir takım eğilimlerle öne çıkan modern hayatta kadının başlıca sorunları, toplumsal roller, ekonomik bağımsızlık ve cinsellik noktasında yoğunlaşmaktadır.

a) Rol Karmaşası: Toplumun kadın kavramına yüklediği geleneksel anlam çerçevesinde kadın, yaşadığı aile ortamında bir yandan eşinin bütün ihtiyaçlarına, istek ve arzularına cevap vermek suretiyle "iyi bir eş" olmak zorunda iken, diğer yandan da çocuklarının giyim-kuşam, beslenme ve eğitim ile ilgili üzerine düşeni yerine getirmek, çocuklarına âzamî sevgi, ilgi ve şefkat göstermek suretiyle "iyi bir anne" olmak durumundadır.

İyi bir eş ve iyi bir anne olmak zorunluluğu yanında modern kadın, bir taraftan evine çeki-düzen veren, temizliğini ve ihtiyaçlarını karşılayan "iyi bir ev hanımı" olmalıyken, diğer taraftan da eğer çalışıyorsa, işini aksatmadan özenle, gayret ve istekle yürüten "iyi bir üretici" olma sorumluluğunu taşımaktadır.

Bütün bunlardan arta kalan vakit diliminde ise –zaman kalıyorsa- kendi ihtiyaçlarına bakacak, kendisiyle ilgilenecektir.

Sonuç itibariyle çağdaş modem kadın, üstlenmiş olduğu ya da kendisine biçilen roller noktasında önemli sorunlarla karşı karşıyadır ve bu sorunlar çoğu kadında kimlik bunalımına yol açabilecek güçlü bir rol karmaşasını gündeme getirmektedir.(4)

b) Ekonomik Bağımsızlık Sorunu: Geçmiş toplumlarda çağın kadını hemen bütün diğer alanlarda olduğu gibi ekonomik alanda da erkeğe bağımlı bir hayat sürdürmek zorunda bırakılmıştı. Günümüz modern kadını, geçmiştekinin aksine parasal bağımlılıktan büyük ölçüde kurtulmuş olmasına karşılık yeni bir bağımlılık karmaşasına düşmüş durumdadır: Özellikle sanayi devriminden(5) sonra modern kadın ekonomik bağımsızlık arzusunun etkisiyle paranın, lüksün, modanın, kısaca tüketiciliğin esareti altına girmiştir.

Sözü edilen yeni bağımlılığın iki sorumlusundan birisi, materyalist-kapitalist anlayışın şekillendirdiği toplum ve kültürdür. Ancak, diğer ve belki de asıl sorumlu, modern kadının bizzat kendisidir. Çünkü insan olarak modern kadın, tercihini hayatî ihtiyaçları doğrultusunda değil, daha çok geçici arzular doğrultusunda kullanmıştır. Tabiatıyla böyle bir tercih onu, kim olduğu, ne olmak istediği ve ne olması gerektiği konusunda kimlik çatışmasına sürüklemiştir.

Ekonomik bağımsızlık kazanan pek çok kadın, hem evde hem de işyerinde; daha genel bir ifadeyle yaşadığı sosyal çevrede, önceden karşılaşmadığı birçok problemle yüz yüze gelmektedir.(6) Daha fazla özgürlük, daha fazla tüketebilmek ya da lüks yaşamak adına evinden koparılan kadın, materyalist anlayışın şekillendirdiği modernitenin acımasız çarkları arasında ezilmeye; asaletini, onurunu; anneliğini ve kendine has daha pek çok kişilik özelliklerini kaybetmeye mahkum edilmiştir. Bununla beraber, kadının içine düştüğü ve asla hak etmediği mevcut durumdan bizzat kendisinin de en az toplum kadar sorumlu olduğunu burada tekrar ifade etmek durumundayız.

Netice olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Günümüz kadını bağımsızlığını büyük ölçüde kazanmasına rağmen, daha fazla konfor, para, moda, şöhret vb. gibi modern bağımlılıklar geliştirmekten kendini kurtaramamıştır. Bu süreçte kitle-iletişim araçlarının; dolayısıyla reklamların çok önemli etkileri olmuştur.

Değişiklik ihtiyacı ve doyumsuzluk duygusu insanlarda -şiddeti kişiden kişiye değişse de- en güçlü eğilimler arasında yer alır. Bu tür eğilimler, çoğu zaman kitle-iletişim araçlarında bütün cazibesiyle sunulan eşyaların pazarlanmasında çeşitli yöntemlerle suiistimal edilirler.(7) Reklamların muhtevası, büyük ölçüde özentiye ve tüketiciliğe dayanır. Örneğin, film ve dizilerde aktörlerin parayı nasıl kazandıkları değil, nasıl harcadıkları ve nasıl eğlendikleri üzerinde durulur.(8) Bütün bunlar, ekonomik gücü çağrıştırır. Tabiatıyla böyle bir ekonomik statüye ulaşma arzusu, çoğu kadını evin dışında çalışmaya iter. Ancak, böyle bir tercih, çalışan kadın için birçok sorunu beraberinde getirir.

Çalışan kadınların karşılaştıkları problemlerle ilgili yapılan araştırmaların sonuçlarına burada kısaca değinmek yerinde olacaktır.



1) Evinin Dışında Çalışan Kadınların Karşılaştıkları Genel Sorunlar:

- Çalıştığı işin zorlayıcı şartları altında stres ve bunalıma düşmesi,

- Sorumlulukların üstesinden gelememe korku ve endişe nedeniyle ruhsal yapıda aşırı yüklemelerin oluşması,

- Psikolojik alanda ortaya çıkan psikojenik komplikasyonların etkisiyle bedensel yapıda güç ve direnç kaybı;

- Sosyal ilişkilerde gerileme ve kopma.



2) Aile-içi ilişkilerde ortaya çıkan muhtemel aksaklıklar:

- Eşine yeterince vakit ayıramama, ilgi ve sevgi kaybı.

- Aile-içi sorumluluklarda zayıflama ve ters tepki.

-  Eş ve çocuklar ile olan ilişkilerde uyumsuzluk ve yetersizlik.

- Aile bireyleri arasında tahammülsüzlük ve ferdîleşme tehlikesi.



3)  Çalışan kadınların çocuklarında ortaya çıkan sorunlar:

- Saldırganlık, ölüm duygusu ve suçluluk duygularında artış;

- Ebeveyne yönelik aşırı bağımlılıklar;

- Ebeveynin birlikteliğini kıskanma;

- Kendine güven eksikliği ve içe dönüklük;

- Anti-sosyal davranışlar geliştirme;

- Bedensel ve ruhsal gerileme;

- Ebeveynle ilişkilerde uyumsuzluk.(9)



c) Cinsellik Sorunu ve Medya

İnsanda en etkin eğilimlerden birisi olmasının yanında cinsellik, -içeriği ve yoğunluğu şartlara göre değişmekle beraber- en fazla süreklilik arz eden aktif bir güçtür.(10) Kontrol altına alınmadığı takdirde cinsel arzu ve istekler, düşünce tutum ve davranışlarda belirleyici bir etkinliğe ulaşabilmektedir.

Çağdaş materyalist görüşün kadın anlayışında cinsellik, her şeyin önündedir ve bu maddeci görüş, cinselliği istismar noktasında her fırsatı değerlendirmeye büyük bir özen göstermektedir. Bu gerçeği ekonomik pazarda; modern sanat ve edebiyatta... kısaca hemen her alanda görmek mümkündür.

Günümüzde kadın cinselliğini en fazla sömüren araçların başında kuşkusuz kitle-iletişim araçları gelmektedir.(11) Gün geçtikçe yaygınlık kazanan kitle-iletişim araçları, ardındaki felsefenin bir yansıması olarak bedensel-ruhsal tüm insanî öğeleri cinsellikle süsleme eğilimindedirler. Aslında bu yöneliş, toplumları sarsan çok güçlü ve mutlaka tedavi edilmesi gereken büyük bir psiko-sosyal hastalığa işaret etmektedir(12) ki, hastalığın odağını "kadın" objesi teşkil etmektedir. Pek çok erdemin sembolü olarak yüceltilmesi gereken kadın, günümüzde cinselliğin sembolü ve tüketim vasıtası olarak aşağılanmaktadır. Kitle-iletişim araçlarının aracılık yaptığı bu tarz yönelişin iki temel olumsuz neticesi söz konusudur: Biri, kadının cinsiyetinden ve anneliğinden doğan zerafet ve onurunu ayaklar altına almakla asla hak etmediği bir değersizliğe mahkum edilmesidir. Diğeri ise, insanları en zayıf oldukları duygusal yanlarından yakalayarak haksızca, sadece tüketmeyi amaçlayan ve mutluluğunu tüketim çılgınlığında arayan maddeci toplumların oluşmasına yol açılmasıdır.

Ancak, burada ifadeye dökülen iki önemli neticeyi sadece kadını cinsel yönüyle ele alıp ondan azamî ölçüde istifadeyi amaçlayan materyalist anlayışa bağlamak doğru olmaz. Her dünya görüşü ve buna dayalı her kurum veya kuruluş, elbetteki amaçları doğrultusunda hareket edecektir. Bu noktada kendini sömürmeye açık tutan; daha rahat bir hayat sürme adına insanî değerlerini arka plana atan, dolayısıyla kendini pazarlama aracı olarak istifadeye sunan kadının(13) suç ve sorumluluğu hiç de küçümsenemez. Çünkü böyle bir kadın, bir yandan gerçek kimliğinden sıyrılırken, diğer yandan da cinsel sapmaların ve tüketim çılgınlığının yaygınlaşmasına dolaylı ya da dolaysız hizmet etmekle toplumsal dejenerasyona destek sağlamış olmaktadır.

Ana hatlarıyla ve sadece yüz yüze geldiği sorunlar açısından tek yönlü olarak ele aldığımız kadın konusunun sonuna gelmiş bulunmaktayız. Muhtemel çözümlere geçmeden önce önemli bir hususu zikretmekte yarar görüyoruz.

Tarihî gelişim seyri içerisinde kadın sorunları ile ilgili çizdiğimiz olumsuz tarihî tablo, geçmiş toplumların tümünde kadının kötünün sembolü veya toplumun yüzkarası olduğu anlamına asla gelmez. Tarih sahnesinde rol almış pek çok toplumda ya da herhangi bir toplumun çeşitli dönemlerinde kadınların sosyal, ekonomik ve bilimsel alanlarda sayısız başarılara imza attığı; pek çok toplumda erkeklerden çok daha güçlü bir şekilde belirleyici roller oynadıkları inkar edilemez. Aynı şekilde günümüzün toplumsal kültürel ve ekonomik hayat şartları altında kadının evine hapsedilmesi; dış dünya ile ilişkilerini kesip köşesine çekilmesi, asla çözüm değildir. Uygun şartlar çerçevesinde dilediği zaman kadın, evinin dışında çalışabilmelidir. Bu, kendisini ifade etmesi ve potansiyel güçlerini geliştirebilmesi açısından çok önemlidir. Ancak biz yazımızda, karşılaştığı genel sorunlar açısından kadın olgusuna yaklaşmaya çalıştık. Bu noktada çalıştığı iş veya meslek tarafından kadının onurunun ayaklar altına alınması, sömürülmesi ve potansiyel niteliklerinin köreltilmesi asla tasvip edilemez.

Türkiye gerçeğinden hareket edersek, kadın sorununa asıl ve köklü çözümü, kuşkusuz sosyokültürel yapı ve onu temsil eden sosyal kurumlar getirebilir. Biyolojik, ruhsal ve toplumsal bütünlüğü teminat altına almak zorunda olan devletin ve dolayısıyla hükümetlerin, kadın politikasında önemli eksiklikler ve yanlışlıklar söz konusudur. Bu nedenle çözüm noktasında en büyük sorumluluğun sahibi yönetimlerdir. Ancak günümüz şartları altında yönetim mekanizmasının müslüman Türk kadınının sorunlarına kısa sürede çözüm bulması oldukça zordur.

Bu durumda öne çıkan en önemli husus, Türk kadınının kendi sorunlarını çözmeye bizzat talip olmasıdır. Buna göre,

1) Modern kadın asil özüne yeniden dönmek; varoluşunun anlamını, amaç ve hedeflerini yeniden fakat sağlam ve genel-geçer ölçüler dahilinde ele almak zorundadır.

2) Kendisi ve çevresi ile ilgili kişisel rollerini onuruna ve toplumdaki konumuna yakışır tarzda, gerektiğinde fedakarlıktan kaçınmadan yeniden belirlemelidir.

3) Tutum ve davranışlarının hayatına neler getirdiği ve neler götürdüğü noktasında azamî dikkat etmeli, denge sağlamalıdır.

4) Bağımsızlığı, dînî-manevî ve kültürel değerlerden uzaklaşmak tarzında olmamalıdır.

5) Mutluluğunu maddiyata bağlamamalıdır. Bir başka ifade ile ne kadar mal ve mülkü olursa, o ölçüde de mutluluğa ulaşabileceği yanılgısına düşmemelidir.

6) Evinin dışında çalışamayan kadının evde kalmakla prestij ve haysiyet açısından eşinden daha aşağı olduğu şeklindeki görüşleri asla dikkate almamalı; aşağılık kompleksine düşmemelidir. Evi ve çocukları ile ilgilenen bir anne, dışarıda çalışan birinden daha düşük değerde olmadığının, duruma göre belki de daha yüksek bir değere sahip bulunduğunun bilincinde olmalıdır.

7) Hayatın zorlukları karşısında asla düş-kırıklığına uğramamalı, tüm gücüyle olgun bir mücadelenin sahibi olmalıdır.

8) Hangi iş ve meslekte olursa olsun, çalışan kadın, asıl amaç ve hedefini, aile huzurunun teminine yöneltmelidir. Bu anlamda hiçbir zaman evini, eşini ve çocuklarını ihmal etmemelidir. Çünkü yuvasında başarısız ve huzursuz olan kadının, işinde veya mesleğinde başarı ve verim kaydetmesi çok zordur.

9) Köklü ve son derece zengin bir kültürel mirasa sahip müslüman Türk kadını, dînî, ahlakî ve kültürel değerleri ile yeniden barışmalı, hayatını bu ölçüler doğrultusunda yeniden düzenlemelidir.

10) Müslüman Türk kadını, gelecek nesillerin bânisi olarak, çocuklarına bütüncü bir eğitim sağlayabilecek uygun bir formasyona sahip olma noktasında her türlü fırsattan yararlanmaya çalışmalıdır.

Tarih İçin Kadının Kimliksizlik Sorunu - 1

| yorum

Tarih İçin Kadının Kimliksizlik Sorunu - 1
Kadın sorununa, biri tarihî gelişim süreci açısından, diğeri modern hayatta içinde bulunduğu sosyo-kültürel konum açısından olmak üzere iki temel noktadan yaklaşmak mümkündür: Bu bağlamda erkek hegemonyasının ağırlık kazandığı tarihi gelişim süreci itibariyle kadının en genel anlamıyla bir tür "kimliksizlik" sorunu ile; çağdaş materyalist anlayışın hüküm sürdüğü modern hayat içindeki konumu itibariyle ise, bir tür "rol karmaşası" ya da "kimlik bunalımı" ile karşı karşıya kaldığını söyleyebiliriz. Yazıda bu iki gelişim süreci üzerinde durulacaktır.

1- Tarihi Gelişim Sürecinde Kadının "Kimliksizlik" Sorunu:

Toplumların tarihlerinde kadın anlayışının niteliğini, kadının değerini, kadına biçilen rolleri, kısaca toplumdaki yerini günümüz toplumlarının geçmiş geleneklerinden örneklerle kısaca ortaya koymaya çalışalım.

Eski Hint geleneğinde kadın, erkeğin mutlak egemenliği altında yaşıyordu. Hint kadını erkeğine kayıtsız şartsız itaat ve sadakat göstermek zorundaydı. Beşerî işlemlerde kadının belirleme ve tercih hakkı yoktu. Kocası ölen kadın, çoğu yerde kocası ile birlikte yakılıyordu. Mirası, kocasının akrabaları olan erkeklere, akrabası olmadığı takdirde din adamlarına terk ediliyordu. Dul kalanlar ise, ölünceye kadar evlenemiyorlardı. Dönemin din anlayışına göre kadın, kötünün sembolüydü; gerektiği zaman tanrılar için kurban edilebilirdi.

Eski Çin ve Japon geleneğinde kadının değeri, kocasına ve kocasının akrabasına olan hizmeti ile ölçülüyordu. Erkek, ailede mutlak hakimdi. Kadın, ıslah edilmesi gereken bir varlık olarak değerlendiriliyordu. "Madem karını sabahleyin dövdün, öğleyin de niçin dövmeyeceksin ki?!" şeklindeki Çin atasözü, bu dönemdeki anlayışı çarpıcı biçimde yansıtması bakımından burada zikredilmeye değerdir.

Eski Yunan ve Roma geleneğinde kadın, alınıp satılan veya devredilen bir eşya hüviyetini taşıyan; kötülüğün kaynağı; yaratılışta eksik kalmış sıra dışı bir varlık olarak kabul ediliyordu. Ancak kadının asıl konumunu, cinselliği tayin ediyordu. Afrodit ya da Roma'daki adıyla Venüs, cinselliğin tanrısal bir boyuta ulaştığının açık bir göstergesidir. Psikanalizin kurucusu Freud'un düşünce merkezini teşkil eden "Libido-Haz Prensibi"ni  Yunan mitolojisi ile desteklemesi bir rastlantı değildir.

Kadının ruhlu mu ruhsuz mu olduğu, şeytan olup olmadığı konusu ortaçağ filozoflarının tartıştığı konular arasında yer alıyordu.

Roma sarayları, cinsel fantezilerin ve aşırılıkların zirve noktasına ulaştığı mekanların başında geliyordu. Cinselliği belirli ölçülerde sınırlayan Hrıstiyanlık Roma'da yaygınlaşmaya başladığı sıralarda, Hrıstiyanlığa yeni girenler, "insanlık düşmanları" olarak takdim edilip işkenceler eşliğinde katlediliyorlardı.

Cahiliye müşrik geleneğinde kadın, diğer toplum örneklerinde görüldüğü gibi velayet ve miras hakkından mahrum bırakılmıştı. Kız çocukları toplumun yüzkarası sayıldığı için insanlık tarihinde daha önce görülmemiş bir tarzda çoğu zaman diri diri gömülmek suretiyle öldürülüyorlardı. Akrabalık, sadece erkeğin soyuna dayanıyordu. Hür ve soylu olmayan kadınlar cinsel meta olarak sömürülmekteydi.(3)

Genel olarak özetlersek:

Dinden uzak kalmış ya da dinî değerleri tahribata uğramış eski toplumlarda -kaba bir tasnifle- kadın,

- Ya ölmüş kocasıyla birlikte gömülmek zorunda kalacak kadar erkeğe bağımlı kılınarak, kocasının hakimiyetine mahkum edilmiş;

- Ya bütün hayatı işgücü, cinsellik, üreme gibi birtakım dar kalıplar arasında sıkıştırılarak sınırlandırılmış;

- Ya da temel nitelikleri bastırılarak, toplumdan soyutlanmış, kimliksizleştirilmiş ya da varoluş mücadelesi dahilinde hak etmediği bir kimliği kabul etmek zorunda bırakılmıştır.

Felsefe Nedir ?

4 Ağustos 2013 Pazar | yorum

Felsefe Nedir ?

 Felsefe'nin Anlamı

Tarafımızca seçilmeyen, koşulları hakkında doyurucu bir bilgi sahibi olmadığımız, belirsizlikler ve bilinmeyenlerle dolu yaşamın içinde, insan ediminin boyutlarını ölçerek yaşamı güvenli kılabilecek en önemli etkinliklerden biri felsefedir. Yaşamak, kimi zaman bir şeyler yapıyor olmak, kimi zaman ise bilerek (bilinçli olarak), bir şeyler yapmaktan sakınmaktır. Zira yapmamak da bir eylem biçimidir. Bir şeyi yapmak ya da yapmamak kararı, tercihlerin teraziye konulmasıdır. İnsan, sürekli kararlar vermek zorundadır ve kimi zaman çok zevkli olabilen bu etkinlik, kimi zamanlarda ise fazlasıyla tedirginlik ya da acı verici olabilmektedir. Karar vermek, mevcut koşullar içinde bir şıkkı yeğlemek, onu seçmektir. Bu seçim ise, her şeyden önce bilgiyi (bilmeyi) zorunlu kılmaktadır. Yaşam, zaman stadyumunda bir yarış, bir performanslar ve tercihler zinciri midir? Engellerle dolu bir yolu izleyip, bu engelleri aşarak, bir noktadan diğerine ulaşmak için sarf edilen bir çabadan mı ibarettir yoksa? Sadece bir yerlere ulaşmak, ya da bir şeyler olmak mıdır? Yoksa seçilmiş ya da verilmiş belli bir yolda yürüyüşüne devam etmek, kimi zaman da koşmak mıdır? Hepsidir yaşam. Yapmaktır o, burada ve şimdi. Ancak, sadece emek (yapmak) tek başına yeterli olmamaktadır, bu emeğin yönünü çizecek tarihsel bir bilincin olması da zorunludur. Uygarlığımızın teknolojide kaydettiği ilerlemenin, ahlaki ve felsefi donanım bakımından kaydettiği ilerleme ile eşit olmadığı uzun zamandır bilinen ve üzerinde tartışılan bir konudur. Zaten bugün hissedilen ve yaşanan çok yönlü sıkıntıların başlıca nedenlerinden biri de, bu ahlaki ve
felsefi yordamın eksikliği ve geri plana itilmiş olması değil midir? Uygarlığımız bugün, yol boyunca yapmış olduğu tercihlerin, ama özellikle tarihsel dönüm noktalarında yapılan yön değişikliklerinin acısını çekmektedir. Günümüzde artık açık ve net olarak görülmektedir ki, büyük uygarlıklar, toplumsal ve siyasal farklılıklarını ne yazık ki, sahip oldukları büyük teknolojiyi, taş devrindeki insanlardan çok da farklı olmayan bir şekilde kullanarak çözmeye çalışmayı sürdürmektedirler. Tarih öncesi insanının binlerce yıl önce birbirlerine attıkları ilk kurşunlar olan çakmak taşlarının yerini, bugün artık hidrojen ile atom bombaları ve kimyasal silahlar almıştır. Çağdaş insan çok ilerlemiş, gurur duyduğu bir uygarlık ve teknoloji geliştirmiştir ama diğer insanlarla olan çelişkilerini çözmek için başvurduğu yöntemi, mağara adamınınkinden ayıran tek fark, bugün, kullanılan silahların tahrip gücünün daha yüksek olmasından ibarettir. Uygarlığımızın yansıttığı birbiriyle uyuşmayan, karmaşık görüntü karşısında önerilebilecek tek şey, felsefeye daha çok eğilmek, onu daha iyi bilmeye ve anlamaya  çalışmak olacaktır.

Felsefeden ne anlaşılmaktadır?

Bildiğimiz gibi, felsefe ile ilgilenmeye başladıktan bir süre sonra, ortalama bir insan genellikle şöyle şeyler söylemeye başlamaktadır:Bütün bu, kavramları, yöntemleri analiz etme ve eleştiriden geçirme işi iyi de, tüm bunların ne yararı var ki? Bir kere, bu yoğun zihinsel işlemler (kavramları öğrenme, kavrama, analiz etme, sorgulama ve eleştirme vb.) çok sıkıcı. Ayrıca ben, gerçekte bu teknik ayrıntılarla hiç ilgilenmiyorum. Benim bilmek istediğim şey, bütün bunların ne ifade ettiği, ne anlama geldiği… İçinde yaşadığım dünya gerçekten nasıl bir dünyadır? Bu dünyada, peşinden koşulmaya değer şeyler nelerdir? Felsefe, bizi bu sıkıcı işlemlerle karşı karşıya bırakmak yerine, neden, tüm bu işlemlerden çıkarılması gereken sonuçların neler olduğunu doğrudan doğruya söylemiyor?  Bizlere pek de yabancı gelmeyecek olan bu ifadelerde de görülebileceği gibi, ortalama insan, aklını kurcalayan ve yanıtlamakta güçlük çektiği sorulara bir cevap ister, çünkü birçok filozofun, hayatta karşılaşılan sorunlara ilişkin olarak yanıtlara sahip oldukları gibi bir iddia ile ortaya çıktığını bir şekilde duymuştur. Gözden kaçırdığı nokta ise, söz konusu yanıtı, her filozofun içinde bulunduğu koşullarda ve kendi bakış açısından ileri sürdüğü, dolayısıyla bu yanıtların ancak benzer koşullar içinde bir anlam ve değere sahip olabileceğidir. Örneğin Aydınlanma, Modernite ve Kapitalizm gibi tarihsel, ekonomik ve kültürel süreçlerden geçmiş bir ülke ve toplumun ferdi olarak bir filozofun sözgelimi, yoksulluk sorunu ve daha insancıl koşullarda yaşama arzusunun gerçekleştirilmesine yönelik açıklama ve önerileri, tamamen farklı
koşullarda yaşamını sürdüren ve söz konusu süreçlerden geçmemiş toplumlarda yaşayan insanlar için geçerli olmaktan oldukça uzak bir yanıt olacaktır. Bu nedenle bu yanıtların, her ne kadar benzeri sorunlarla yüz yüze gelmiş olsalar da, insanların tümü için aynı derecede geçerli olması mümkün değildir. Farklı zaman dilimlerinde ve farklı toplumlarda, ekonomik, kültürel ve toplumsal koşullar ve dolayısıyla sorunların ortaya çıkış biçimleri de farklı olacaktır. Felsefeye ilgi duymakla birlikte, henüz onu tanıma imkanını bulamamış olan sıradan bir insan, genellikle felsefeyi, çok şey vaat eden, çekici ama aslında vaat ettiklerini karşılamaktan uzak, anlaşılması neredeyse imkansız denilebilecek kadar zor ve ilk başta uyandırdığı ilginin aksine, aslında çok sıkıcı bir uğraş olarak görmektedir. Filozofların yazdıklarında, zihnini meşgul eden sorunların nasıl çözülebileceklerine ilişkin herhangi bir ipucu yerine bulabildiği tek şey, bu sorunların çeşitliliğinin ve derinliğinin, kendi düşündüğünden çok daha fazla olduğunun farkına varmasını sağlayan ve onu aslında hiç ilgilendirmeyen analizler bolluğu olmaktadır. Felsefe ona, aklını kurcalayan sorunun kaynaklarına, koşullarına, biçimlerine ilişkin bir sürü ayrıntılı bilgi ve analizler vermekte, ama onun sorununun nasıl çözülebileceğine ilişkin herhangi bir şey söylememekte ya da tüm bu birikim içinde neyi seçmesinin daha iyi olabileceği konusunda ona hiç de yardımcı olmamaktadır. Kendisinin bu filozoflar kadar akıllı ve bilgili olmadığını düşünen sokaktaki insan, doğal olarak filozofların yanıtlarında, her insan için geçerli olabilecek bilgi, öneri ya da çözümler bulmayı umut etmektedir. Daha da açık bir şekilde söylemek gerekirse, ortalama insanın felsefeye yönelmesinin altında yatan asıl neden, kendi düşünme ve bilgilenme yeteneğini geliştirmekten çok, kendisinin çıkarması gereken sonuçları hazır olarak bulabileceğine ilişkin beslediği umuttur.

Felsefe Nedir?

Felsefe, bir takım gizli hikmetlerle dolu olduğu görüntüsü veren, bazı ağırbaşlı ve saygıdeğer insanlarca dile getirilen gizemli kavramlarla bezenmiş, adeta çözülmemek üzere hazırlanmış bir bilmece değildir. Hayatın bizzat içinden yükselen bir etkinlik olarak felsefe, aslında yaşamın diğer olgularından çok uzaklarda ya da onlardan çok farklı değildir. Sözgelimi kimi zaman o, soğuk algınlığı kadar basit bir şeydir, kimi zaman kalp krizi kadar dramatiktir. Kimi zaman ise, sözgelimi bir veba kadar vurucu ve yıkıcı bir şeydir.4 Felsefe, insana, geçmişine ait zengin deneyim ve birikimini göstererek, ona, kendi kaderini çizmesinde yardım edebilir. Böylece, onun bugününü doğru değerlendirmesine ve gelecek yönelimleri için isabetli seçimler yapmasına yardımcı olabilir. Çünkü insan sürekli yolculuk içinde olan bir varlıktır. İnsan olmak demek, yolda olmak demektir. İnsan tamamlanmamıştır, dolayısıyla, yaşadığı sürece her bir anda farklılaşmaktadır. Yaşamak, içkin ve belirlenmiş bir var oluşa sahip olmak değil, bu var oluşu andan ana gerçekleştirmeye çalışmaktır. Yaşamak, insanın miras aldığı birikim, donanım ve doğayı, kendi düşünceleri, sözcükleri ve eylemleriyle uzlaştırmaya çalışmasıdır

Son Fırsatlar