 |
| Ben Deli Değilim..! |
“Ben deli değilim, benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar.
İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım,
yanılmışım. Delirmeye bile hakkınız yok burada. Tımarhane delirme
hakkının kutsandığı mabed değil midir? Değilmiş!:banghead:
İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha iyi.
Ben size ve kendime rahatça dil çıkarabilmek için burada değil miyim,
bunun için kapatmadınız mı beni buraya. Elektroşoklar tersini söylüyor
bunun. Hastabakıcının suratını görmem elektroşoka girmeme yetiyor da
artıyor bile. Şehir cereyanını boşa harcamayınız efendim.
Hayatım boyunca kendim olabileceğim bir yer aradım.
Bu yer bazen bir insanın yüzü oldu, bazen sevdiğim bir kitapta altını
çizdiğim cümle, bazen ölüler gibi haftalarca susmanın saltanatını
yaşamak, bazen de denizin köpürdüyen mavi kaosunda eritmekle gözlerimi.
Ama yetmedi bunlar. Sonuna kadar kendim olmak istedim, evreni kanatlamak
pahasına. Sanatı denedim; otoriteye karşı çıkanların birbirlerine karşı
imgelerle iktidar olma çabası. Polis olun efendim, daha saygın.
İnsanın kendi olabileceği tek yer gece kalbidir dedim sonra, insan
yalnızken kendisidir diye de uzattım. Ama insanların ruhuma bu izinsiz
girişleri yok mu, beni delirtiyor: ‘sevgilim beni ne kadar çok
seviyorsun’lar, ‘felsefe yapma, aşka gel kendine gelirsin’ler,
‘insanları olduğu gibi kabul et, mutlu olursun’lar vb…
İnsanları olduğu gibi kabul edersem bu savaşları, bu gizli sömürüyü, bu
öldürücü şiirsizliği de kabul etmiş olmaz mıyım; bu İsa’ya hem Edip
Cansever’e, hem kendime, yeni doğan çocuklara ve gökyüzüne ihanet etmek
olmaz mı?
Hepimiz deliyiz, akıllı taklidi yapmayı bıraktığımız anda tımarhaneye
kapatılırız. İnsanlar akıllı taklidi yapmakta ne kadar da usta tanrım.
Bense beceriksizliğim bu konuda, daha doğrusu akıllı taklidi yapmaktan
bıktım. Normal olmaya çalışmak deli olmaktan daha zor. Belki de bunu
anladım. Bir ofiste çalışıyordum, deli gömleğimin (seçkin bir markaydı)
üzerine kravat takmayı bıraktım.
Beni kimin delirttiğini gerçekten merak ediyorum. Babam olabilir diyorum, çocukluğumda az dövmedi beni sözcüklerle. Lise
2’de beni derste kuşumla oynarken yakalayan son Osmanlı Aysel de
olabilir beni delirten. (Kaltak dediğime bakmayın, kızgınlığımdan
söylüyorum, yağmurda ıslanmış bir köpek kadar aşıktım ona.) Tek tek beni
kimin delirttiğini hesabını yapmak zor, kısaca beni insanlar delirtti
diyebilirim. Beni insanların çıldırtmasındansa gökyüzünün çıldırtmasını
isterdim, karanlık yağmurun, müziğin… Beni çıldırtma hakkını insanların
elinden almalıyım.
Önemsiz deliliklerimi saymayacağım, beni buraya kapattıran son çılgınlığımı anlatacağım.
İntihar fikri yine tanrım olmuştu, :hang:aynadaki yüzüme tükürüp
silahımı aldım ve mahallemizdeki büyük çukurca camisine gittim. Girdim
içeri. Caminin tavanına iki el ateş edip namazı böldüm. Haklı olarak
üzerime saldıran bir dindarı bacağından vurup ‘suküneti’ sağladım.
Gerginlik caminin duvarını çatlatacak kadar büyüktü. Fazla vaktinizi
almayacağım dedim.
Ve Perulu şair Cesar Mendoza’nın “Acı Çekene Saygı” şiirini okumaya başladım.
Tanrı’yla aynı fikirde değilim:devil2:
İntihar edenlerin cehenneme gideceği konusunda
Kainatın yaratılışına katılmaktan bıktığımda ruhum
İntihar edeceğim ben de
Denenmemiş bir yolla
Nerdeyse bütün akıllı kalpler
İntihar edipsiktir çekmiş yeryüzüne
Ben ateist değilim, babasıymış gibi
Tanrı’ya küsen bir çocuğum
Eğer Tanrı intihar edenleri ve Nietche’yi
Cehenneme gönderirse
Cehennemde yanmayı tercih ederim ben de
Tanrı dürüstlüğü sever
Tanrı’nın hayal gücünü beğenmiyorum
Ben Tanrı olsam
Peygamberler göndermez
Direk konuşurdum insanlarla
Ben Tanrı olsam
Hitler’i iyi kalpli bir Yahudi olmakla cezalandırırdım
Yahut yetenekli bir yazar yapardım onu
İçindeki kötülüğü insanlara değil
Tuvallere boşaltırdı
Ben Tanrı olsam
Devletler yok olur
Gül kokulu bireyler var olurdu sadece
Atlar çılgın zamanlar koşardı
Ben Tanrı olsam
Düşünce gücüyle herkesin
İstediği karakter olmasını sağlardım
Dünya bir şiirin
Yaratılım sürecine dönüşürdü böylece
Ben Tanrı olsam intihar ederdim
İnsanlarla birlikte
Acı çekmeyi öğrenemediğim için
Sessizlik ağır bir kaya gibi hepimizin üzerine çökmüştü. Cemaat beni
linç etmek için fırsat kolluyordu, seziyordum bunu. Tabancam tek
dostumdu o anda. O sırada cemaatten yaşlıca bir adam bana doğru yürümeye
başladı. Dur diye bağırdım, dur, yoksa… Dinlemedi yavaş yavaş ağır
çekimde yanıma kadar geldi, gözlerinde diğerlerindeki gibi öfke değil,
merhamet gibi bir şey vardı. Tanımıştım, babamın arkadaşı Ahmet abiydi.
‘Dinle beni, Allah’ın kendin olduğunu anlayıncaya kadar hep acı
çekeceksin’ dedi usulca. Ellerim titremeye başlamıştı, bu sözler dikenli
bir çalı gibi saplanmıştı içime ama acıtmıyordu. Silahımı aldı, beni
linç etmek isteyen kalabalığı ve zamanı bir el hareketiyle durdurdu.
Sonrası… Sonrası buradayım işte. O yaşlı adam Ahmet abinin sözünü
hatırladığımda sakinleşir gibi, içimdeki bir sırra erer gibi oluyorum
ama izin vermiyor insanlar ve anılar kendim olmamama, içimin sularına
bir balık gibi dalaraktan.
Dışarıdayken bir söz vermiştim kendime: onlar ne yaparsa ben tersini
yapacağım diye. Onlar yalan mı söylüyor, ben doğruyu söyleyeceğim. Onlar
boyun mu eğiyor, ben isyan edeceğim. Hem de her şeye. Onlar sanattan
nefret mi ediyor, ben inadına Mozart dinleyeceğim, ölü yazarlarla
dostluk kuracam, 7. Mühür’ü, Sonbahar’ı ve Seven’ı izleyeceğim. Onlar
paraya mı tapıyor, ben yağmurda ıslanmaya tapacam. Onlar statünün
getirdiği saygınlığa mı inanıyor, ben serseriliğe ve kaybetmişliğe sokak
olacağım.
Sonuç: insanın tanrı’ya inancının kaybetmesinden daha kötü olan bir şey
varsa, o da insanlığa inancını kaybetmesidir. Siz insansanız, ben insan
olmayı reddediyorum. Deli olmam güllerle birlikte açmama, zamanın dışına
taşmama engel değil; tam tersine bunlara açılan kapı.
Bu arada delilerin söz söyleme özgürlüğünden bol bol yararlanıyorum.
Geçen gün bağırmaya başladım: sizin sığınacak bir Allah’ınız var, benim
yok. Benim sığınacak yalnızca kelimelerim var.
Deliliğini topluma kabul ettirebilene dahi derler; ben ettiremedim,
tımarhanedeyim. Güldüler. Aklın fazlası cehennem dedim, güldüler. Her
çocuk tanrı’nın gönderdiği bir peygamberdir. Ve unuturuz büyüyünce
peygamber olduğumuzu. Gider bir öğretmen oluruz, işçi, pezevenk,
mühendis, memur dedim, güldüler. Şehir cereyanına bağladılar beni.
Güldüler siktir çektiler, kalbimin içinde çarpan kalplere.
Çirkinleştireni her yerde, ey dünyayı kutsallaştıran çılgınlık neredesin
dedim, güldüler. Öyle bir şekilde yan yana getirelim ki sözcükleri,
herkesi orospu olmaktan kurtaralım dedim, güldüler.
Zaman geçti. Artık çıplakken bir şey söyleyemiyorum insanlara,
kişiliklerim birbirleriyle yaşamayı öğrendi, gidecek başka bir bedenleri
olmadığını anladı en sonunda.
İlaçlarımı düzenli kullanıyorum, sigarayı azalttım. Buradan çıkmama az
kaldı, doktorum Alper bey söyledi. Geçende kendi kendime Cemal dedim
Cemal -ismim cemal bu arada- hayatı güzelleştiren şey tehlikeyi
sevmektir. Hayatı güzelleştirmek istiyorsan dünyanın en tehlikeli şeyini
sevmeyi öğrenmelisin: insanı! Buna kendini sevmekle başlayabilirsin.
Hak verdim Cemal’e. Güzel konuşuyordu, inandım ona.
Cemal’e borcumu ödeyeceğim. Yeryüzünde insanlar tarafından kanatılmamış
hiçbir aşık olmayı yeniden deneyeceğim. Cemal’e borcumu ödeyeceğim. Az
kaldı, bekleyin beni.”
Bu öykü, Şizofreni Dernekleri Federasyonu liderliği ve Bilim İlaç
desteği ile şizofreni hastalığına dikkat çekmek ve şizofreni hastalarını
topluma kazandırmak amacıyla başlatılan “Gerçekler Maskelenmesin”
isimli projenin 2010 yılı öykü yarışması birincisi olan ve Çanakkale’de
zabıta memurluğu yapan Süveyda Ölüdeniz tarafından kaleme alınmıştır.
Bu arada ola ki bilmek isterseniz; yazarının mahlas isim olarak kendine
seçtiği ‘Süveyda’ ismi, ‘yürekteki kara leke’ demekmiş. ‘Ölüdeniz’in ise
Fethiye’deki tatil yöresi olmadığının farkındasınız zaten!
Bense; “yüreğinizi, değerini bilenlere açın korkusuzca” der ve
sonlandırırım bu yazıyı. Her nerede ve kimleyseniz şu an bu yazıyı
okurken… Çekinmeksizin diyebiliyorsanız ona ‘seni seviyorum’; zaten
seviliyorsunuz da demek değil midir ki bu?
Varsın herkes size deli desin!
Aşağıda okuyacağınız yazı, tıbben şizofren olduğu bilinen bir kişi tarafından yazılmıştır.
['Yazı okumak bana göre değil, video'su olsa da izlesem' derseniz, yazının altına bakıyorsunuz.]
“Ben deli değilim, benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar.
İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım,
yanılmışım. Delirmeye bile hakkınız yok burada. Tımarhane delirme
hakkının kutsandığı mabed değil midir? Değilmiş!
İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha
iyi. Ben size ve kendime rahatça dil çıkarabilmek için burada değil
miyim, bunun için kapatmadınız mı beni buraya. Elektroşoklar tersini
söylüyor bunun. Hastabakıcının suratını görmem elektroşoka girmeme
yetiyor da artıyor bile. Şehir cereyanını boşa harcamayınız efendim.
Hayatım boyunca kendim olabileceğim bir yer aradım.
Bu yer bazen bir insanın yüzü oldu, bazen sevdiğim bir kitapta
altını çizdiğim cümle, bazen ölüler gibi haftalarca susmanın saltanatını
yaşamak, bazen de denizin köpürdüyen mavi kaosunda eritmekle gözlerimi.
Ama yetmedi bunlar. Sonuna kadar kendim olmak istedim, evreni
kanatlamak pahasına. Sanatı denedim; otoriteye karşı çıkanların
birbirlerine karşı imgelerle iktidar olma çabası. Polis olun efendim,
daha saygın.
İnsanın kendi olabileceği tek yer gece kalbidir dedim sonra,
insan yalnızken kendisidir diye de uzattım. Ama insanların ruhuma bu
izinsiz girişleri yok mu, beni delirtiyor: ‘sevgilim beni ne kadar çok
seviyorsun’lar, ‘felsefe yapma, aşka gel kendine gelirsin’ler,
‘insanları olduğu gibi kabul et, mutlu olursun’lar vb…
İnsanları olduğu gibi kabul edersem bu savaşları, bu gizli
sömürüyü, bu öldürücü şiirsizliği de kabul etmiş olmaz mıyım; bu İsa’ya
hem Edip Cansever’e, hem kendime, yeni doğan çocuklara ve gökyüzüne
ihanet etmek olmaz mı?
Hepimiz deliyiz, akıllı taklidi yapmayı bıraktığımız anda
tımarhaneye kapatılırız. İnsanlar akıllı taklidi yapmakta ne kadar da
usta tanrım. Bense beceriksizliğim bu konuda, daha doğrusu akıllı
taklidi yapmaktan bıktım. Normal olmaya çalışmak deli olmaktan daha zor.
Belki de bunu anladım. Bir ofiste çalışıyordum, deli gömleğimin (seçkin
bir markaydı) üzerine kravat takmayı bıraktım.
Beni kimin delirttiğini gerçekten merak ediyorum.
Babam olabilir diyorum, çocukluğumda az dövmedi beni sözcüklerle.
Lise 2’de beni derste kuşumla oynarken yakalayan son Osmanlı Aysel de
olabilir beni delirten. (Kaltak dediğime bakmayın, kızgınlığımdan
söylüyorum, yağmurda ıslanmış bir köpek kadar aşıktım ona.) Tek tek beni
kimin delirttiğini hesabını yapmak zor, kısaca beni insanlar delirtti
diyebilirim. Beni insanların çıldırtmasındansa gökyüzünün çıldırtmasını
isterdim, karanlık yağmurun, müziğin… Beni çıldırtma hakkını insanların
elinden almalıyım.
Önemsiz deliliklerimi saymayacağım, beni buraya kapattıran son çılgınlığımı anlatacağım.
İntihar fikri yine tanrım olmuştu, aynadaki yüzüme tükürüp
silahımı aldım ve mahallemizdeki büyük çukurca camisine gittim. Girdim
içeri. Caminin tavanına iki el ateş edip namazı böldüm. Haklı olarak
üzerime saldıran bir dindarı bacağından vurup ‘suküneti’ sağladım.
Gerginlik caminin duvarını çatlatacak kadar büyüktü. Fazla vaktinizi
almayacağım dedim.
Ve Perulu şair Cesar Mendoza’nın “Acı Çekene Saygı” şiirini okumaya başladım.
Tanrı’yla aynı fikirde değilim
İntihar edenlerin cehenneme gideceği konusunda
Kainatın yaratılışına katılmaktan bıktığımda ruhum
İntihar edeceğim ben de
Denenmemiş bir yolla
Nerdeyse bütün akıllı kalpler
İntihar edipsiktir çekmiş yeryüzüne
Ben ateist değilim, babasıymış gibi
Tanrı’ya küsen bir çocuğum
Eğer Tanrı intihar edenleri ve Nietche’yi
Cehenneme gönderirse
Cehennemde yanmayı tercih ederim ben de
Tanrı dürüstlüğü sever
Tanrı’nın hayal gücünü beğenmiyorum
Ben Tanrı olsam
Peygamberler göndermez
Direk konuşurdum insanlarla
Ben Tanrı olsam
Hitler’i iyi kalpli bir Yahudi olmakla cezalandırırdım
Yahut yetenekli bir yazar yapardım onu
İçindeki kötülüğü insanlara değil
Tuvallere boşaltırdı
Ben Tanrı olsam
Devletler yok olur
Gül kokulu bireyler var olurdu sadece
Atlar çılgın zamanlar koşardı
Ben Tanrı olsam
Düşünce gücüyle herkesin
İstediği karakter olmasını sağlardım
Dünya bir şiirin
Yaratılım sürecine dönüşürdü böylece
Ben Tanrı olsam intihar ederdim
İnsanlarla birlikte
Acı çekmeyi öğrenemediğim için
Sessizlik ağır bir kaya gibi hepimizin üzerine çökmüştü. Cemaat
beni linç etmek için fırsat kolluyordu, seziyordum bunu. Tabancam tek
dostumdu o anda. O sırada cemaatten yaşlıca bir adam bana doğru yürümeye
başladı. Dur diye bağırdım, dur, yoksa… Dinlemedi yavaş yavaş ağır
çekimde yanıma kadar geldi, gözlerinde diğerlerindeki gibi öfke değil,
merhamet gibi bir şey vardı. Tanımıştım, babamın arkadaşı Ahmet abiydi.
‘Dinle beni, Allah’ın kendin olduğunu anlayıncaya kadar hep acı
çekeceksin’ dedi usulca. Ellerim titremeye başlamıştı, bu sözler dikenli
bir çalı gibi saplanmıştı içime ama acıtmıyordu. Silahımı aldı, beni
linç etmek isteyen kalabalığı ve zamanı bir el hareketiyle durdurdu.
Sonrası… Sonrası buradayım işte. O yaşlı adam Ahmet abinin sözünü
hatırladığımda sakinleşir gibi, içimdeki bir sırra erer gibi oluyorum
ama izin vermiyor insanlar ve anılar kendim olmamama, içimin sularına
bir balık gibi dalaraktan.
Dışarıdayken bir söz vermiştim kendime: onlar ne yaparsa ben
tersini yapacağım diye. Onlar yalan mı söylüyor, ben doğruyu
söyleyeceğim. Onlar boyun mu eğiyor, ben isyan edeceğim. Hem de her
şeye. Onlar sanattan nefret mi ediyor, ben inadına Mozart dinleyeceğim,
ölü yazarlarla dostluk kuracam, 7. Mühür’ü, Sonbahar’ı ve Seven’ı
izleyeceğim. Onlar paraya mı tapıyor, ben yağmurda ıslanmaya tapacam.
Onlar statünün getirdiği saygınlığa mı inanıyor, ben serseriliğe ve
kaybetmişliğe sokak olacağım.
Sonuç: insanın tanrı’ya inancının kaybetmesinden daha kötü olan
bir şey varsa, o da insanlığa inancını kaybetmesidir. Siz insansanız,
ben insan olmayı reddediyorum. Deli olmam güllerle birlikte açmama,
zamanın dışına taşmama engel değil; tam tersine bunlara açılan kapı.
Bu arada delilerin söz söyleme özgürlüğünden bol bol
yararlanıyorum. Geçen gün bağırmaya başladım: sizin sığınacak bir
Allah’ınız var, benim yok. Benim sığınacak yalnızca kelimelerim var.
Deliliğini topluma kabul ettirebilene dahi derler; ben
ettiremedim, tımarhanedeyim. Güldüler. Aklın fazlası cehennem dedim,
güldüler. Her çocuk tanrı’nın gönderdiği bir peygamberdir. Ve unuturuz
büyüyünce peygamber olduğumuzu. Gider bir öğretmen oluruz, işçi,
pezevenk, mühendis, memur dedim, güldüler. Şehir cereyanına bağladılar
beni. Güldüler siktir çektiler, kalbimin içinde çarpan kalplere.
Çirkinleştireni her yerde, ey dünyayı kutsallaştıran çılgınlık neredesin
dedim, güldüler. Öyle bir şekilde yan yana getirelim ki sözcükleri,
herkesi orospu olmaktan kurtaralım dedim, güldüler.
Zaman geçti. Artık çıplakken bir şey söyleyemiyorum insanlara,
kişiliklerim birbirleriyle yaşamayı öğrendi, gidecek başka bir bedenleri
olmadığını anladı en sonunda.
İlaçlarımı düzenli kullanıyorum, sigarayı azalttım. Buradan
çıkmama az kaldı, doktorum Alper bey söyledi. Geçende kendi kendime
Cemal dedim Cemal -ismim cemal bu arada- hayatı güzelleştiren şey
tehlikeyi sevmektir. Hayatı güzelleştirmek istiyorsan dünyanın en
tehlikeli şeyini sevmeyi öğrenmelisin: insanı! Buna kendini sevmekle
başlayabilirsin. Hak verdim Cemal’e. Güzel konuşuyordu, inandım ona.
Cemal’e borcumu ödeyeceğim. Yeryüzünde insanlar tarafından
kanatılmamış hiçbir aşık olmayı yeniden deneyeceğim. Cemal’e borcumu
ödeyeceğim. Az kaldı, bekleyin beni.”
- See more at:
http://www.fikiratolyesi.com/2011/02/16/benden-baska-herkes-deli-oldugu-icin-beni-deli-zannediyorlar/#sthash.szOWuTcB.dpuf
Aşağıda okuyacağınız yazı, tıbben şizofren olduğu bilinen bir kişi tarafından yazılmıştır.
['Yazı okumak bana göre değil, video'su olsa da izlesem' derseniz, yazının altına bakıyorsunuz.]
“Ben deli değilim, benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar.
İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım,
yanılmışım. Delirmeye bile hakkınız yok burada. Tımarhane delirme
hakkının kutsandığı mabed değil midir? Değilmiş!
İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha
iyi. Ben size ve kendime rahatça dil çıkarabilmek için burada değil
miyim, bunun için kapatmadınız mı beni buraya. Elektroşoklar tersini
söylüyor bunun. Hastabakıcının suratını görmem elektroşoka girmeme
yetiyor da artıyor bile. Şehir cereyanını boşa harcamayınız efendim.
Hayatım boyunca kendim olabileceğim bir yer aradım.
Bu yer bazen bir insanın yüzü oldu, bazen sevdiğim bir kitapta
altını çizdiğim cümle, bazen ölüler gibi haftalarca susmanın saltanatını
yaşamak, bazen de denizin köpürdüyen mavi kaosunda eritmekle gözlerimi.
Ama yetmedi bunlar. Sonuna kadar kendim olmak istedim, evreni
kanatlamak pahasına. Sanatı denedim; otoriteye karşı çıkanların
birbirlerine karşı imgelerle iktidar olma çabası. Polis olun efendim,
daha saygın.
İnsanın kendi olabileceği tek yer gece kalbidir dedim sonra,
insan yalnızken kendisidir diye de uzattım. Ama insanların ruhuma bu
izinsiz girişleri yok mu, beni delirtiyor: ‘sevgilim beni ne kadar çok
seviyorsun’lar, ‘felsefe yapma, aşka gel kendine gelirsin’ler,
‘insanları olduğu gibi kabul et, mutlu olursun’lar vb…
İnsanları olduğu gibi kabul edersem bu savaşları, bu gizli
sömürüyü, bu öldürücü şiirsizliği de kabul etmiş olmaz mıyım; bu İsa’ya
hem Edip Cansever’e, hem kendime, yeni doğan çocuklara ve gökyüzüne
ihanet etmek olmaz mı?
Hepimiz deliyiz, akıllı taklidi yapmayı bıraktığımız anda
tımarhaneye kapatılırız. İnsanlar akıllı taklidi yapmakta ne kadar da
usta tanrım. Bense beceriksizliğim bu konuda, daha doğrusu akıllı
taklidi yapmaktan bıktım. Normal olmaya çalışmak deli olmaktan daha zor.
Belki de bunu anladım. Bir ofiste çalışıyordum, deli gömleğimin (seçkin
bir markaydı) üzerine kravat takmayı bıraktım.
Beni kimin delirttiğini gerçekten merak ediyorum.
Babam olabilir diyorum, çocukluğumda az dövmedi beni sözcüklerle.
Lise 2’de beni derste kuşumla oynarken yakalayan son Osmanlı Aysel de
olabilir beni delirten. (Kaltak dediğime bakmayın, kızgınlığımdan
söylüyorum, yağmurda ıslanmış bir köpek kadar aşıktım ona.) Tek tek beni
kimin delirttiğini hesabını yapmak zor, kısaca beni insanlar delirtti
diyebilirim. Beni insanların çıldırtmasındansa gökyüzünün çıldırtmasını
isterdim, karanlık yağmurun, müziğin… Beni çıldırtma hakkını insanların
elinden almalıyım.
Önemsiz deliliklerimi saymayacağım, beni buraya kapattıran son çılgınlığımı anlatacağım.
İntihar fikri yine tanrım olmuştu, aynadaki yüzüme tükürüp
silahımı aldım ve mahallemizdeki büyük çukurca camisine gittim. Girdim
içeri. Caminin tavanına iki el ateş edip namazı böldüm. Haklı olarak
üzerime saldıran bir dindarı bacağından vurup ‘suküneti’ sağladım.
Gerginlik caminin duvarını çatlatacak kadar büyüktü. Fazla vaktinizi
almayacağım dedim.
Ve Perulu şair Cesar Mendoza’nın “Acı Çekene Saygı” şiirini okumaya başladım.
Tanrı’yla aynı fikirde değilim
İntihar edenlerin cehenneme gideceği konusunda
Kainatın yaratılışına katılmaktan bıktığımda ruhum
İntihar edeceğim ben de
Denenmemiş bir yolla
Nerdeyse bütün akıllı kalpler
İntihar edipsiktir çekmiş yeryüzüne
Ben ateist değilim, babasıymış gibi
Tanrı’ya küsen bir çocuğum
Eğer Tanrı intihar edenleri ve Nietche’yi
Cehenneme gönderirse
Cehennemde yanmayı tercih ederim ben de
Tanrı dürüstlüğü sever
Tanrı’nın hayal gücünü beğenmiyorum
Ben Tanrı olsam
Peygamberler göndermez
Direk konuşurdum insanlarla
Ben Tanrı olsam
Hitler’i iyi kalpli bir Yahudi olmakla cezalandırırdım
Yahut yetenekli bir yazar yapardım onu
İçindeki kötülüğü insanlara değil
Tuvallere boşaltırdı
Ben Tanrı olsam
Devletler yok olur
Gül kokulu bireyler var olurdu sadece
Atlar çılgın zamanlar koşardı
Ben Tanrı olsam
Düşünce gücüyle herkesin
İstediği karakter olmasını sağlardım
Dünya bir şiirin
Yaratılım sürecine dönüşürdü böylece
Ben Tanrı olsam intihar ederdim
İnsanlarla birlikte
Acı çekmeyi öğrenemediğim için
Sessizlik ağır bir kaya gibi hepimizin üzerine çökmüştü. Cemaat
beni linç etmek için fırsat kolluyordu, seziyordum bunu. Tabancam tek
dostumdu o anda. O sırada cemaatten yaşlıca bir adam bana doğru yürümeye
başladı. Dur diye bağırdım, dur, yoksa… Dinlemedi yavaş yavaş ağır
çekimde yanıma kadar geldi, gözlerinde diğerlerindeki gibi öfke değil,
merhamet gibi bir şey vardı. Tanımıştım, babamın arkadaşı Ahmet abiydi.
‘Dinle beni, Allah’ın kendin olduğunu anlayıncaya kadar hep acı
çekeceksin’ dedi usulca. Ellerim titremeye başlamıştı, bu sözler dikenli
bir çalı gibi saplanmıştı içime ama acıtmıyordu. Silahımı aldı, beni
linç etmek isteyen kalabalığı ve zamanı bir el hareketiyle durdurdu.
Sonrası… Sonrası buradayım işte. O yaşlı adam Ahmet abinin sözünü
hatırladığımda sakinleşir gibi, içimdeki bir sırra erer gibi oluyorum
ama izin vermiyor insanlar ve anılar kendim olmamama, içimin sularına
bir balık gibi dalaraktan.
Dışarıdayken bir söz vermiştim kendime: onlar ne yaparsa ben
tersini yapacağım diye. Onlar yalan mı söylüyor, ben doğruyu
söyleyeceğim. Onlar boyun mu eğiyor, ben isyan edeceğim. Hem de her
şeye. Onlar sanattan nefret mi ediyor, ben inadına Mozart dinleyeceğim,
ölü yazarlarla dostluk kuracam, 7. Mühür’ü, Sonbahar’ı ve Seven’ı
izleyeceğim. Onlar paraya mı tapıyor, ben yağmurda ıslanmaya tapacam.
Onlar statünün getirdiği saygınlığa mı inanıyor, ben serseriliğe ve
kaybetmişliğe sokak olacağım.
Sonuç: insanın tanrı’ya inancının kaybetmesinden daha kötü olan
bir şey varsa, o da insanlığa inancını kaybetmesidir. Siz insansanız,
ben insan olmayı reddediyorum. Deli olmam güllerle birlikte açmama,
zamanın dışına taşmama engel değil; tam tersine bunlara açılan kapı.
Bu arada delilerin söz söyleme özgürlüğünden bol bol
yararlanıyorum. Geçen gün bağırmaya başladım: sizin sığınacak bir
Allah’ınız var, benim yok. Benim sığınacak yalnızca kelimelerim var.
Deliliğini topluma kabul ettirebilene dahi derler; ben
ettiremedim, tımarhanedeyim. Güldüler. Aklın fazlası cehennem dedim,
güldüler. Her çocuk tanrı’nın gönderdiği bir peygamberdir. Ve unuturuz
büyüyünce peygamber olduğumuzu. Gider bir öğretmen oluruz, işçi,
pezevenk, mühendis, memur dedim, güldüler. Şehir cereyanına bağladılar
beni. Güldüler siktir çektiler, kalbimin içinde çarpan kalplere.
Çirkinleştireni her yerde, ey dünyayı kutsallaştıran çılgınlık neredesin
dedim, güldüler. Öyle bir şekilde yan yana getirelim ki sözcükleri,
herkesi orospu olmaktan kurtaralım dedim, güldüler.
Zaman geçti. Artık çıplakken bir şey söyleyemiyorum insanlara,
kişiliklerim birbirleriyle yaşamayı öğrendi, gidecek başka bir bedenleri
olmadığını anladı en sonunda.
İlaçlarımı düzenli kullanıyorum, sigarayı azalttım. Buradan
çıkmama az kaldı, doktorum Alper bey söyledi. Geçende kendi kendime
Cemal dedim Cemal -ismim cemal bu arada- hayatı güzelleştiren şey
tehlikeyi sevmektir. Hayatı güzelleştirmek istiyorsan dünyanın en
tehlikeli şeyini sevmeyi öğrenmelisin: insanı! Buna kendini sevmekle
başlayabilirsin. Hak verdim Cemal’e. Güzel konuşuyordu, inandım ona.
Cemal’e borcumu ödeyeceğim. Yeryüzünde insanlar tarafından
kanatılmamış hiçbir aşık olmayı yeniden deneyeceğim. Cemal’e borcumu
ödeyeceğim. Az kaldı, bekleyin beni.”
- See more at:
http://www.fikiratolyesi.com/2011/02/16/benden-baska-herkes-deli-oldugu-icin-beni-deli-zannediyorlar/#sthash.szOWuTcB.dpuf