Hristiyan İnancında Tanrı Bilgisi ( Gnosis )

12 Ağustos 2013 Pazartesi | yorum

  
Hristiyan İnancında Tanrı Bilgisi ( Gnosis )
   “Gnosis”, Yunanca'da “Bilgi” anlamına gelen bir sözcüktür; insanın tinsel kurtuluşunu sağlayan bir bilinçlenme tarzıdır. İlk Hıristiyan düşünürlerinden biri olan İskenderiye’li Clement, Gnosis’i “Tanrı Bilgisi” olarak tanımlamış ve tüm olgun Hıristiyanları birer Gnostik olarak kabul etmiştir. Ne var ki, Clement’dan sonraki yıllarda Hıristiyan Kilisesi, Gnosis’i İsa’nın öğretilerinden bir sapma olarak değerlendirmiştir. Unutulmamalıdır ki Gnostizm, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Akdeniz ve çevresinde oldukça yaygındı.
Valentinus’çu Gnostikler, Gnosis’i iki biçimde tanımlarlar. İlki, Gnosis’in bir “öz-bilgilenme” (self-knowledge) yani insanın kendini tanıması olduğunu, ancak aynı zamanda da “insanın içindeki ruhun tövbesi ve kurtuluşu” anlamına geldiğini söylerler. Sonuç olarak Gnostikler, insanın kendisini tanımasının doğrudan kişinin kurtuluşunu ve günahlarından arınmasını sağladığını düşünürler. Ortodoks Hıristiyanlar ise, bu biçimde tanımlanan Gnosis’in Tanrı’ya iman etme yolunda sapkın bir inanç olduğunu ve kurtuluşu yalnızca kendini bilmenin sağlayamayacağını ileri sürerler.
        Çeşitli Gnostik tarikatlar, Gnosis’in içeriğini farklı biçimlerde belirlerler, ancak tümü insanın doğrudan kendini keşfetmesinin tanrısal olduğunu, zira Gnosis’in “kendini bilmek, Tanrı’yı bilmektir” tanımına odaklandığını ileri sürerler. Ortodoks Hıristiyanlar için bu görüş sapkındır, zira insanın kendisi de Tanrı'ın yaratımının parçalarından biridir ve bu nedenle, doğrudan Yaratıcı ile eş tutulamaz. Gnostik kitaplardan biri olan Philip İncili’nde, Gnosis’e ulaşan kişinin “artık bir Hıristiyan değil, bir İsa olduğu” yazılıdır. Elbette bu görüş de, İsa’nın tek ve benzersiz olduğuna inanan Ortodoks Hıristiyan öğretisine karşıttır. Tüm bunlara ek olarak Gnostikler, kendini İsa ile bir tutan kişilerden bekleneceği gibi, Hıristiyan Kilisesinin piskoposların yetkesi altında örgütlenme çabasına da özellikle karşı çıkmışlardır.
          Gnosis’i deneysel düzeye çıkarabilmek amacıyla Gnostik okullar, ritüel ve meditasyon benzeri bir çok pratik uygulamaları da kullanmıştır. Tinsel özgürleşmeye yalnızca insanın kendini tanıması ile varılabileceği düşüncesi, Ortodoks Hıristiyanlık için sapkın olmakla birlikte, Budizm için esastır. Budistler, insanın çektiği acıların kendi gerçek doğasını bilmemesinden kaynaklandığına inanırlar. Bu açıklama, Gnosis’in Hindistan’dan Batı’ya İ.S. I. yüzyılda Budist rahipler tarafından getirilmiş olabileceği olasılığını çağrıştırabilir, ancak bu görüşü destekleyecek hiç bir tarihsel kanıt yoktur. Bir çok ezoterik inanç sistemi, insanın öz varlığının tanrısal olduğunu vurgulamıştır. Gnostik akım, tüm dünyadaki manevi düşünce sistemleri üzerinde büyük etki yaratmıştır.
           
Gnosis, insanın Tanrı’yı, O’nun gizlerini ve yaratılışın gizemlerini tanıması arzusundan doğar. Gnostikler, önce kutsal metinler ile, mensup bulundukları dinlerin kutsal kitapları ile işe başlarlar ve ezoterik bir anlam ya da gizli bir mesaj içerip içermediklerini anlayabilmek için bu metinler üzerinde şifre çözercesine çabalarlar. Gnostisizm bir tür “Hermetizm”dir ve Gnostikler, dinsel anlatım ve yazıların, ilk bakışta görüldüğünden daha derinlerde, tümcelerin, sözcüklerin ve metin yapısının içine gizlenmiş anlamlar içerdiklerine inanırlar.
Gnostikler, “kökleri” ve “gizleri” ele geçirebilmek için maddenin özüne ulaşmayı hedeflerler. Bu onların kötülük ile yüz yüze gelmelerini sağlar. Gnostikler, kendilerinde ve dünyada rastladıkları kötülük ile mücadele ederler. Kendini tanımak yolundaki yanılgıların giderilmesi, evreni tanımaktaki yanılgıların silinmesine de yol açar. Yobaz ya da sofu değillerdir; onlar, görünmez olsa bile, her zaman varolan ışığı aramaktadırlar. Kendilerini Tanrı ile eşdeğer tuttukları ileri sürülürse de, bu doğru değildir; Gnostikler yalnızca kendi içlerinde bulunduğuna inandıkları tanrısallığı aramaktadırlar. İnsanoğlunun kendini gerçekleştirmek adına, Tanrı’nın zaferine destek olması gerektiğini öne sürerler. Tanrı’nın gizemini aydınlatmanın değil, kendilerini aydınlatmanın çarelerini ararlar. Bu aydınlanma yalnızca entellektüel düzeyde kalmayıp, aynı zamanda aydınlanarak kutsallaşan kişinin bedenine de odaklanmıştır.
               Bir tür gizemci varoluşçuluk olarak, Gnostizm özgürlüğün anasıdır ve yaratıcı tanrısallığın destekçisi olduğunu açıkça ortaya koyar. İnsan, kötülükten kurtulmak uğruna, yanılgılarının üstesinden gelmelidir. Özetle insanoğlu kendi varlığının, kendi gururunun ve sürekliliğinin sorumlusu olsa da, kötülüğün kaynağı değildir. Gnostizm, Hermetizmin felsefi temelini oluşturur; Evrenin gizlerinin ardındaki arayışın bir parçasıdır; mitlerle zenginleşmiş, simgeler sayesinde gelişmiştir; Sevgi ve umutsuzluk arasında bir sarkaç gibi gidip gelmektedir. Gnostik kendinin “Tanrı’nın oğlu” olmasını arzular; oysa simyacı “kendi yapıtının oğlu” olmayı istemekte ve herşeyi kendine sahiplenmektedir. İnisiyasyon, varoluşun bireysel bir biçimidir ve Gnostizm, inisiyasyonun kollektif olarak ortaya konuluşudur zira Gnostik, gizemci inananlar topluluğunun bir alt grubuna üyedir.
            
Genellikle Gnostizm’in kökeninin, Yahudiliğin bazı etkilerini taşıyan bir tür Pagan’lık olduğuna inanılır. Gnostizm, önce Babil’de ortaya çıkmış, oradan Küçük Asya ve Suriye’ye yayılmıştır. İlk Gnostik kitapların İsa’dan hemen önceki yıllarda yazılmış olduğu sanılmaktadır. Bu durum, bazı uzmanların Hıristiyanlığı Gnostizmin bir kolu olarak değerlendirmelerine yol açmıştır. Bu kişiler İsa’nın bir “Essene” olduğunu, Esseneler’in de Gnostik olduklarını ileri sürerler. Onlara göre, İncil dünyanın yaratılışını ve gelecek olan kıyameti anlatan şifreli bir metindir. “Maniciler” gibi Gnostikler de iyi ve kötünün sürekli bir çekişme içinde olduğuna ve “Adalet Egemeni” figürünün tıpkı İsa gibi, yanılsamalı bir bedende yaşayan bir ruh olduğuna inanırlar. İnsanın özdeksel ve tinsel tarihini yansıtan Gnostizm, diğer tüm dinsel inançlarla aynı eski kökenleri paylaşmaktadır.
Gnosis’in aranışının başlangıcında adaylar, müthiş bir umutsuzluk duygusu ve aynı zamanda güçlü bir sevgi patlaması içine çekilirler. Gnostizmde inisiyasyon, iyiliğe yönelmek değil, varolan kötülüğün iyiliğe dönüştürülmesini, koyu umutsuzluktan dayanışmaya geçişi işlemektedir.
Gnostikler, politikacılarla dünyevi iktidarı paylaşmaya da karşı çıkarlar, böyle bir uzlaşmayı da bir tür kötülük olarak değerlendirilerdi.
Gerçeğin düşler de varolduğuna, bilinmezlerin mitler tarafından aktarıldığına inanırlardı. Bu düşünce tarzı sonucunda, gizemcinin kendini tanıyabilmesi karşısındaki engeller Şeytan’ın ta kendisi olarak görülürdü. Meryem gizemcinin eldeğmemişliğini, Havva dişiliğini ve çarmıha gerilme ise sadomazoşizmini simgelemekteydi. Ruh cenneten düşmüş ve madde içinda tutsak kalmıştır; Gnostikler, böylece maddeyi de bir ölçüde kutsallaştırıp, görünen evreni görünmeyen evrene bağımlı olarak algılamışlardı. Gnostiklerin gerçeği arayışı, ruhun düşüşünün sorumluluğunu üstlenmek ve kurtuluşunu hazırlamaktı.
Son yüzyılda Gnostiklere ait bir çok elyazması bulunmuştur; bunlar arasında özellikle Kumran’da bulunan “Ölü Deniz Yazıtları” ve Mısır’da Nag Hammadi’de bulunan “Gnostik İnciller” önemlidir. Bazı araştırmacılar Tampliye Şövalyeleri'nin de kimi elyazmalarını Kudüs’te bulduklarını ve bunları kendileri için sakladıklarını ileri sürmüşlerdir. Bu araştırmacılar, çağdaş Masonluğu da gnostik olarak nitelendirirler ancak böyle bir nitelendirmenin nedeni pek açık değildir.
             
           Günümüzde “Gnostik” sözcüğü (Yunanca’da “tinsel ya da tanrısal Bilgi” anlamına gelen “Gnosis” sözcüğünden türemiştir), Hıristiyan Kilisesi tarafından eskiden sapkın olarak değerlendirilen ve diğer dinsel akımların etkisini taşıdıkları ileri sürülerek Hıristiyan inancına aykırı bulunan belgeler için kullanılmaktadır. Bu yargı pek doğru sayılamaz zira Hıristiyan Gnostik belgeleri, İran ve Hindistan kökenli gnostik yaklaşımları da içerdiği gibi geleneksel Yahudi kaynaklarının da etkisini taşımaktadır. Kimi belgeler ise doğrudan İsa’ya atfedilen felsefi mesajlardan oluşmaktadır. Gnostikler için, kendini tanımak, doğayı sevmek ve doğal bilimlere saygı duymak Tanrı’ya giden doğru yolu oluştururdu. Bu nedenle Hıristiyan Gnostikler, İsa’yı bir tanrı olarak değil, Tanrı’ya ulaşan yolu gösteren bir insan olarak kabul ederlerdi.
           
          “Gnostik İnciller”, Hıristiyanların kutsal kitabı olan “Yeni Ahit” ile yaklaşık aynı dönemde yazılmışlardır. Ancak çağdaş kamuoyu Nag Hammadi’de bulunan elli iki papirüsün çevrimi ve basımı sonucunda bunları son yıllarda tanımak fırsatını bulabilmiştir. Bu elyazmalarının çoğu İ.S. 350-400 yıllarından kalmadır ancak aslında bu papirüslerin üçyüz yıl önce yazılanların kopyaları oldukları ortaya çıkarılmıştır.
Bu elyazmalarının arasında en eskisi olduğu sanılan ve Zürih’teki “YoungVakfı”ndan Profesör Quispel tarafından satın alınan “Thomas’ın İncili” de vardır. Diğerleri Kahire’deki “Kıpti Müzesi”nin malıdır.
Nag Hammadi yazmalarının yaklaşık 1.600 yıl önce gelişmekte olan Katolik Kilisesi’nin sapkın olarak gördüğü Gnostikler üzerinde yaptığı baskılar sonucunda, toprağa gömüldükleri sanılmaktadır. O dönemde, Hıristiyanlığın en büyük rakibi Gnostikler idi. Kilise kendini koruyabilmek amacıyla bu sapkın akımı yasaklamış ve Gnostik metinleri yok etmiştir.
            
           Gnostikler ile Ortodoks Hıristiyanlar, İsa’nın “Diriliş”ini (Resurrection) iki farklı ve karşıt biçimde yorumlarlar. “Philip’in İncili”ne göre Gnostikler, insanın varoluşunu aslında ruhun tutsaklığı biçiminde görürler ve dirilişi ise gerçeği açıklayan bir aydınlanma anı olarak değerlendirirler. Böyle bir diriliş kavramı, Masonluğun üçüncü derecesindeki törene oldukça benzemektedir.
Ortodoks görüşe göre ise Diriliş, Havariler’in tanık oldukları biçimde, İsa’nın bedeninin göğe yükselmesi ile tamamlanmıştır. Bunun sonucu olarak Kilise’nin önderliği Havariler’e ve onların izleyicilerine verilen bir ayrıcalık olmalıdır. Günümüzde bile, Papa’nın yetkisi Havariler’in önderi olan Aziz Petrus’tan kaynaklanmaktadır. İsa’nın dirilişini bir gerçek olarak kabul etmekle Kilise, dinsel yetkeyi kendinde tutma hakkını bulmaktadır, zira daha sonradan bir başka kişi İsa’ya doğrudan ulaşma ayrıcalığına sahip olamayacak ve benzer bir iktidarı eline geçiremeyecektir.
Gnostikler, diriliş hakkındaki bu Hıristiyan yaklaşımını “Çılgınların İmanı” olarak adlandırırlar, zira böylesi bir bedensel dirilişe inananlar, tinsel bir gerçek ile fiziksel bir olayı birbirine karıştırmaktadırlar. Gnostikler, kendilerine özgü ayrı bir Havari geleneğine sahip olduklarını ileri sürerek Kilise’nin iktidarına ve otoritesine karşı çıkarlar.
Hıristiyan Gnostikler arasında İsa’nın dirilişini, tıpkı Masonluktaki üçüncü derece ritüelinde olduğu gibi, yalnızca tinsel bir yeniden doğuş olarak değerlendirenler de vardır. Bunun dışında, Masonluk ile Gnostikler arasında doğrudan bağlantının bir çok farklı örneğinin bulunduğu ileri sürülmektedir.

Ahlak Felsefesi

4 Ağustos 2013 Pazar | yorum

AHLAK FELSEFESİ
AHLAK FELSEFESİ
A- AHLÂK FELSEFESİNİN KONUSU
1- Felsefe Açısından Ahlâk (Etik)
2- Ahlâk Felsefesinin Temel Kavramları
3- Ahlâk Felsefesinin Temel Soruları
B- ETİK'İN PROBLEMATİĞİ VE YAKLAŞIMLAR
1- Kişi Vicdanı Karşısında Evrensel Ahlâk Ya-sasının Olup Olmadığı.
a) Evrensel Ahlâk Yasasının Varlığını Reddedenler
b) Evrensel Ahlâk Yasasının Varlığını Ka-bul Edenler
2- Evrensel Ahlâk Yasasını Belirleyen Özellikler
a) Sübjektif Özellikler
b) Objektif Özellikler
A- AHLÂK FELSEFESİNİN KONUSU
Ahlâk felsefesinin konusu, insanın iradesi ile gerçek-leştirdiği eylemlerdir. İnsanın yalnızca iradeli davra-nışları ahlak felsefesinin konusuna girer. İstenç dışı davranımlarla ahlak felsefesi ilgilenmez.
1- Felsefe Açısından Ahlâk (Etik)
Geniş anlamda ahlâk (moral), birey ve toplum tara-fından benimsenmiş, insan yaşamına yön veren ku-rallar topluluğudur
Felsefenin ahlâkı ele alan dalı olan Etik ise, insanın bireysel ve toplumsal yaşamındaki ahlaksal davra-nışları ile ilgili sorunları inceleyen felsefedir.
Moralite (Ahlâklılık) : Bir toplumda uyulması gereken kurallar bütünüdür. Toplumdan topluma, kültürden kültüre, zamandan zamana değişiklikler gösterir. Gö-receli ve özneldir. Bu anlamda” ahlak” değil “ahlaklar” vardır. Ahlak kuralları “iyi” ve “kötü” nün ne olduğunu bildiğini savlar ve buna göre iyinin yapılmasını kötü-nün yapılmamasını emreder. Yani kural koyucu (normatif) bir özellik gösterirler. Uyulmadığında yaptı-rımlara sahiptirler ve bireyleri kendisine uymaya zor-larlar.
Amoral (Ahlâk dışı) : Toplumda geçerli ahlak kural-larına uymayan davranışlar.
Antimoral (Ahlâka karşı): Her türlü ahlak kurallarına karşı çıkış demektir.
Etik: Varolan ahlak(moralite) üzerine düşünme, var olan ahlakı sorgulama etkinliğidir. İnsanın ahlaka iliş-kin davranışlarının doğurduğu sorunları ele alan fel-sefe dalıdır. Etik her zaman, her yerde ve her koşul altında geçerli olabilecek ahlak kuralları olup olmadı-ğını sorgular.”İyi” ve “kötü”nün ne olduğunu bir prob-lem olarak ele alır ve dolayısıyla “şunu yap”,” bunu yapma” biçiminde kurallar koymaz. Yani normatif de-ğildir. Ayrıca yaptırımlara da sahip değildirler. Kısa-cası “ahlak” bir toplumda kendisine uymaya zorlayan kurallar bütününü ifade ederken, “etik” var olan bu kuralları sorgulama etkinliğini ifade etmektedir.
2- Ahlâk Felsefesinin Temel Kavramları
Ahlâk felsefesi, inceleme ve araştırmalarını, bazı te-mel kavramlara dayandırmaktadır:
İYİ: İnsanın yapması gereken davranışlardır. Ahlakça değerli olandır.
KÖTÜ: İnsanın yapmaması gereken davranış-lardır.
ÖZGÜRLÜK: Bireyin salt kendi iradesi ile “iyi” ve “kötü” olan davranışlardan birisini seçebilme gücüdür.
ERDEM (FAZİLET): İnsanın eylemlerinde hep iyi olana yönelmesidir.
SORUMLULUK: Bireyin iyi ya da kötü olanı öz-gürce seçmesinin getirdiği sonuçlardır. İnsanın kendi eylemlerinin ya da yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesidir.
VİCDAN: Tutum ve eylemlerimizin ahlakça de-ğerli olup olmadığını yargılama bilincidir. Bir çeşit içsel mahkemedir. Bireyin iyi ya da kötü olanı seçmesini içsel bir muhasebeye tabi tutmasıdır.
AHLAK YASASI: Uyulması ahlak açısından ge-reken, genel-geçer kurallardır.
AHLAKİ KARAR: Ahlak kurallarına özgürce uymaktır.
AHLAKİ EYLEM: Ahlaka uygun davranışı ger-çekleştirmedir. Ahlaka uygun eylem davranış olarak dışa yansır. Eylemin dışa yansımayan yönü ise tu-tumdur.
Örneğin: Derse geç kalan bir öğrencinin. Öğret-mene gerekçeyi belirtirken doğruyu söylemesi iyi, yalan söylemesi kötüdür. Bu davranışlardan birini seçmesi özgürlük, doğruyu söylemesi erdemdir.
3- Ahlâk Felsefesinin Temel Soruları
Ahlaksal eylemin amacı nedir? İnsan ahlaksal ey-lemde bulunurken gerçeklen özgür müdür? Ahlâk yargılarının özelliği nedir? Kişi vicdanı karşısında ev-rensel ahlâk yasası var mıdır?
a) Ahlaksal Eylemin Amacı Nedir?
• Ahlaksal eylemin amacı, mutluluktur, ceva-bını veren düşünürler, mutluluğun ne olduğu konusunda değişik görüşlere sahiptirler.
Demokritos'a göre" mutluluk, insan isteklerinin sınır-lılığı, ölçülülüğü, eylemlerde uyum ve temizliktir.
Sokrates'e göre, bilgide temellenen erdemdir mutlu-luk.
Epikuros'a göre mutluluk, acıdan uzaklaşma ve hazza yaklaşmadır.
J.S.Mill ve E.Bentham'ın temsilcileri olduğu Utilita-rizm'e göre mutluluk yarara bağlıdır.

• Kant'a göre, ahlaksal eylemin amacı mutluluk değil, ahlâk yasasına uygun davranmak olma-lıdır. Çünkü, mutluluk sübjektif yani özneldir. Ödev ahlâkı ise herkes için aynıdır.
b) İnsan Ahlaksal Eylemde Bulunurken Özgür müdür?
Ahlâksal eylemin amacı sorusuna verilen cevaplarda, insanın eylemde bulunurken özgür olduğu kabul edilmektedir. Oysa insanın ahlâksal eylemde bulu-nurken özgür olup olmadığı konusunda farklı yakla-şımlar ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri, İndeterminist (Gerekirci olmayan), diğeri Determinist (Gerekirci) yaklaşımdır.
• İndeterminist Yaklaşım, ahlaksal eylemde insan özgürdür düşüncesini savunur. Bunu doğrulamak için bazı kanıtlar ileri sürer:
Psikolojik Kanıt: İnsan bir eylemde bulunduğunda, bunu özgür olarak yaptığını, bir etki altında olmadığını hisseder.
Sosyolojik Kanıt: Bütün kurallar ve karşılıklı anlaş-malar, insanın özgür bir varlık olduğu varsayımına dayanır. Eğer insan eylemlerinde özgür olmasaydı, sosyal ilişkiler oluşmazdı.
Ahlâk Kanıtı: İnsanın gündelik hayattaki davranışla-rını belirleyen ahlâk ve eğitimle ilgili kuralların daya-nağı, insanın karar özgürlüğüdür. İnsan özgür olma-saydı, ona emir vermenin bir anlamı olmayacaktı.
Hukuk Kanıtı: Ceza hukuku, insanın yaptığı bir dav-ranışın sorumluluğunu taşıdığı ilkesinden hareket eder. Sorumluluk kavramı ise, insanın davranışlarında özgür olduğu düşüncesine dayanır. Çünkü, davra-nışlarında özgür olmayan insan, yaptıklarından so-rumlu tutulamaz.
• Determinist Yaklaşım, ahlâksal eylemde in-san özgür değildir, belli etmenler sonucu eylem oluşur düşüncesini savunur.
Psikolojik Kanıt: İnsan davranışta bulunurken, dış uyarıcılar, duygular ve bilinçaltı etkenlerin farkında değildir. Eylemi tümüyle özgür olarak gerçekleştirdi-ğini sanır.
Sosyolojik Kanıt: Toplumsal kurallar insan eylemle-rini, ilişkilerini düzenlemek için konur. Bu nedenle, kurallar ve yasalar insan kararlarını etkiler. Birey davranışta bulunurken, içinde yaşadığı toplumun ku-rallarını gözönünde bulundurur.
Ahlâk Kanıtı: Eğitim ve ahlâk ile ilgili kurallar, insanın kararlarını etkiler. Bunlara bağlılık, çoğu kez kendili-ğinden gerçekleşir.
Hukuk Kanıtı: Sorumluluk, insanın özgürlüğü dü-şüncesine dayanır gibi görünürse de, aynı zamanda insanın toplum içindeki bütün eylemlerini belirleyen bilinçtir. Bu nedenle, hukuk kuralları eylemlerimizi et-kiler.
Örneğin; alışveriş sırasında bir elbise alıyoruz. İnde-terminist yaklaşım bireyin hiçbir etki altında kalma-dan. Öyle istediği için elbiseyi aldığını; determinist yaklaşım ise, bireyin durumunu yönlendiren bilinçli ya da bilinçaltı etkenlerin varlığını savunur.
c) Ahlâk Yargılarının Özellikleri Nelerdir?
Ahlâk yargılarının bazı temel özellikleri şunlardır:
-Normatif yani kural koyucudur.
-Kişiden kişiye değişebilir.
-Toplumdan topluma değişebilir.
-Yaptırım gücüne sahiptir.
B- ETİK'İN PROBLEMATİĞİ VE YAKLAŞIMLAR
1- Kişi Vicdanı Karşısında Evrensel Ahlâk Yasası-nın Olup Olmadığı
Evrensel Ahlâk Yasası: Herkes için aynı geçerliğe sahip kurallardır.
a) Evrensel Ahlâk Yasasının Varlığını Reddeden-ler:
Haz Ahlâkı (Hedonizm): Kurucusu Aristippos'a göre haz veren şey iyi, vermeyen kötüdür. Haz, kendi ba-şına bir amaçtır ve insan sadece kendi yaşadığı hazzı bilebilir. Başkalarının hazzını, geçmiş ve gelecekteki hazları bilemez. Bu nedenle, herkes için geçerli ev-rensel ahlâk yasası yoktur.
Fayda Ahlâkı: Bireye yarar sağlayan davranış iyi, sağlamayan kötüdür düşüncesi savunulduğu için, yararlı olan insana göre değişir. Yani evrensel bir ahlâk yasası yoktur.
Bencilik (Egoizm): Genel anlamı ile kendine düş-künlük, kendi çıkarını düşünmedir. Özel anlamı ise, insanın yalnız kendisine uygun olanı, iyinin ölçütü sayan öğretidir. Bu yaklaşıma göre de evrensel ahlâk yasası yoktur.
Anarşizm: Temsilcisi M.Stiner'e (Şitiner) göre bütün ahlaksal değerler, bir takım soyutlamalar, hayaller ve saplantılardan ibarettir. İyinin de kötünün de tek ba-şına anlamı yoktur. Bu nedenle, evrensel ahlâk yasası olamaz.
F.Nietzsche (Niçe): Var olan bütün ahlâk değerlerine karşı çıkıp, dışında kalmaya çalışmış düşünürdür. "İnsanüstü" kavramını ileri sürer ve bunu insanlığın amacı olarak görür. O'na göre insan doğasına yara-şan; güçlü, korkusuz, acımasız olmaktır, yaratıcılığa yönelmektir. İnsana iyinin ve kötünün ne olduğunu açıklayacak ve kabul ettirecek üstün otorite yoktur artık. İnsan yapayalnızdır ve yaşamın anlamını, de-ğerlerini özgürlük içinde yeni baştan yaratmak zo-rundadır.
J.P.Sartre (Sartır) (Existansiyalizm: Varoluşçuluk): İnsanın kendi varoluşunu ancak özgürce davranarak gerçekleştirebileceğini savunur. Ancak, bu Özgürlük sınırsız olmayıp, sorumluluk ile belirlenmiştir. Özgür-lük kişiye göre değiştiğinden evrensel ahlâk yasası yoktur.

c) Evrensel Ahlâk Yasasının Varlığını Kabul Edenler
Ahlâk Yasasını Öznel (Sübjektif) Temelde Açıkla-yanlar:
Bu düşünceyi savunanlara göre evrensel bir ahlak yasası vardır. Ancak bu yasa varlığını insandan, in-sanın özel dünyasından alır. İnsanın karşısına bir buyruk biçiminde çıkar. Dürüst ol, insanları sev,.... gibi.
J.Bentham (Utilitarizm) (Faydacılık): O'na göre in-san, doğası gereği hazza yaklaşıp, acıdan uzaklaş-mak ister. O halde yararlı olan haz verendir. Burada geçici değil, sürekli haz söz konusudur. Sonunda ula-şılan ilke, "her eylemde olabildiğince çok insanın, olabildiğince çok yararı göz önüne alınmalıdır."
J.S.Mill : O'na göre de iyiyi kötüden ayırt eden, yarar anlayışıdır. Herkes kendi yararı ile, başkalarının yararı arasında uyum kurmalıdır." O halde, yalnız tek insan için değil, herkes için yararlı (iyi) olanın gerçekleşti-rilmesi gerekir" ilkesine ulaşmıştır.
H.Bergson (Intüisyonizm: Sezgicilik) : O'na göre insan iyi ve kötüyü ancak sezgi ile kavrayabilir. Ulaş-tığı ilke "kendi sezgine uy ki, hem kendin hem de başkası için iyi olanı yapmış olasın."dır. Bir başka de-yimle; insan, sezgisine dayanarak hareket ederse iyi olanı yapmış olur, dolayısıyla herkes için iyi gerçek-leştirilir.
Ahlâk Yasasını Nesnel (Objektif) Temelde Açıkla-yanlar:
Bu düşünceyi savunanlara göre, evrensel ahlâk ya-sası, varlığını insanın dışındaki bir temelden alır.
Platon: Platon'a göre "İyi ideasına" uygun olan dav-ranış iyi uygun olmayan kötüdür. İyi ideasının bilgi-sine ulaşan kişi, ahlâk yasasına da ulaşmış demektir. Bu yasa; insanın dışındadır, ona neyin yapılıp, neyin yapılamayacağını belirtir.
Farabî: O'na göre insan, Tanrı tarafından Peygamber aracılığı ile gönderilen bilgiye uygun davranışlarda bulunmalıdır. Bu bilgiye (kutsal kitaba) uygun davranış iyi, uygun olmayan kötüdür.
B. Spinoza: O'na göre, Evren ve Tanrı aynıdır. Bu nedenle, insan düzenli evren olan Kosmos'un doğa-sına kendisini bırakmalıdır. Bir başka anlatımla, Kosmos'un bilgisine ulaşarak, ona uygun davranışta bulunmalıdır.
I.Kant: O'na göre bütün insanlar için geçerliliği olan bir ahlâk yasası vardır; "Öyle hareket et ki, hareketle-rinin kuralı, aynı zamanda öbür insanların hare-ketleri için de bir ilke olabilsin." Bu yasaya uygun hareket etmek insan için bir ödevdir (ödev ahlâkı). Eylemlerimiz ahlâk yasasına uygun olmalıdır. İyi, salt yasaya uygun olandır.
Tek Tanrılı Dinlerin Ahlâk Yasasını Temellendir-meleri (Musevilik, Hristiyanlık, Müslümanlık) :
Dinlerin ortak yaklaşımı; "İnsanı, Tanrı yaratmıştır, bu nedenle nasıl davranacağını da Tanrı belir-ler'dir. Peygamber aracılığı ile ahlâk yasası bildiril-miştir. Yaratıcının hoşnutluğunu kazandıran eylem iyi, hoşnutsuzluğunu doğuran eylem, kötüdür.
Tasavvuf Düşüncesinde Ahlâk Yasasının Temel-lendirilmesi: Mevlânâ : O'na göre Tanrı, Evren'i ya-ratmıştır. Yaratanla yaratılan aynıdır (Vahdet-i vücûd düşüncesi). Bu nedenle yaratılanı sevmek, yaratanı sevmek demektir. Özellikle yaratılanın en şereflisi olan insanı sevmek gerekir. Yani iyi davranış, sevgi ile be-lirlenir.
Yunus Emre: O'na göre de Tanrı, varlıkları yaratmış-tır. Yaratanla yaratılan ayrıdır. İnsan, varlıklara "gönül gözü" ile bakmalıdır. Gönül gözü ile bakmak, yaratı-lana sevgiyle yaklaşmak demektir.
Hacı Bektaş Veli: Tasavvuf felsefesinin temeline di-ğerlerinde olduğu gibi sevgi kavramını koyduğunu şu ilkesinden anlıyoruz: "Bütün varlıkları severek hareket et ki, iyi olanı yapmış olasın."
2- Evrensel Ahlâk Yasasını Belirleyen Özellikler:
a) Ahlâkın Objektif Özelliği:
Her toplumda onur, adalet, sorumluluk, namus gibi genel olarak kabul edilen ortak değerlerin yanısıra, toplumsal yaşamı düzenleyen töre ve gelenekler var-dır. Bunlar toplumda kamu vicdanı olarak düşündü-ğümüz ortak anlayışı oluşturur. Kamu vicdanının de-netleyici gücü vardır ve toplumsal değer ile kurallara uygun olmayan davranışları etkiler. Örneğin: Askerlik ve vergi görevleri gibi.
b) Ahlâkın Sübjektif Özelliği:
İnsan bazı davranışların iyi, bazılarının kötü olduğunu kendiliğinden (vicdanına göre) düşünür. İyi olanları yapar, kötü olanları yapmaz. Bunun dışına çıktığında vicdanı rahatsız olur, pişmanlık duyar. Bu da ahlâkın bi-reye bağlı özellikleri olduğunu gösterir. Örneğin: Yoksul bir kişiye, zorunlu olmadığımız halde, yardım etmemiz gibi.


Son Fırsatlar